Ana Sayfa Bilgi Bankası
tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Aralık 2010 Cuma

Tiyatro,Eski Yunan,Eski Roma,Ortaçağda Avrupa,Rönesans,Sonraki Gelişmeler,

Çeşitli tiyatro gösterilerinin izleyi­ci önünde oynandığı yapıya denir. Tiyatro sözcüğü Yunanca'da "seyirlik yeri" anlamına gelen theatrorfdan türetilmiş, dilimize İtalyanca'daki teatro sözcüğünden geçmiştir. Gü­nümüzde modern bir tiyatro binası başlıca üç bölümden oluşur: İzleyicilerin oturarak oyu­nu izlediği oditoryum; oyunun sergilendiği sahne; sahnenin iki kenarında ve arkasında, çeşitli dekor ve gereçlerin bulunduğu sahne arkası ya da kulis. Sahnelenen oyunun izleyici üzerinde güçlü bir etki yaratması için dekor ve kostümün yanı sıra çeşitli ışıklandırma ve ses aygıtlarından yararlanılır.
Tarih boyunca toplumların değişimine pa­ralel olarak tiyatro çeşitli evrimler geçirmiştir.
Eski Yunan tiyatrolarına ilişkin bilgiler daha çok arkeolojik kazılardan ve oyunlardaki sahne düzenine ilişkin bilgilerden kaynakla­nır. Eski Yunan'da her önemli kentin bir tiyatrosu vardı. Bu tiyatro bir tepenin eteğin­de, eskiden Dionysos şenliklerinin yapıldığı, ortasında bir sunak bulunan ve orkhestra (orkestra) adı verilen yuvarlak dans yerlerin­den geliştirilmişti. Çevredeki tepelerin yamaçlarında toplanan halk gösteri­leri izlerdi. Başlangıçta bir tapınaktan başka yapının bulunmadığı tiyatrolarda, oyuncula­rın sayıca artması sonucu birtakım değişiklik­ler yapıldı. Orkestra yuvarlağı tepenin yama­cına yaklaştırılarak, oyuncuların maske değiş­tirmelerini sağlamak ve giriş çıkışlarını hızlan­dırmak için, tapınak ile orkestra arasına, s kene denen uzunca, tahta bir yapı yapıldı. Sonraları taştan yapılan skene*nin izleyiciye bakan duvarına dekor işlevi gören saray, orman ya da bir ırmak kıyısını canlandıran resimler yapılıyordu. Tepenin orkestraya ba­kan kesimi oyularak, izleyicinin orkestra yu­varlağının dörtte üçünü kuşatacak biçimde oturması sağlandı. Yamaçlara ahşap sıralar yerleştirildi. Ayrıca izleyicinin oyuncuları da­ha iyi görebilmesi için s kene' nin önüne bir platform eklendi. 1-2 metre yüksekliğindeki platformun izleyiciye bakan yanı süslü bir duvarla çevriliydi. Böylece bugünkü tiyatro sahnesinin ilk biçimi ortaya çıkmış oldu.
Eski Yunan tiyatrosunun en önemli özelliği bir, açık hava tiyatrosu oluşuydu. Görüş açısı ve akustik bakımından çok yetkin olan bu tiyatroların en ünlüleri Yunanistan'da 20 bin kişilik Epidauros, Arkadia'da Megalopolis, Eretria, Delos, Korint (Korinthos) ve Delfi, Batı Anadolu'da Efes (Ephesos), Bergama (Pergamon), Assos ve Priene tiyatrolarıdır.
Roma'da, Circus Maximus ve Colosseum gibi sirk oyunlarının ve kanlı gladyatör dövüşleri­nin yapıldığı on binlerce kişilik gösteri alanla­rı varken, tiyatrolar imparatorluk tarihinin ancak geç yıllarında yapılmaya başlandı. Ti­yatro gösterileri için geçici Qİarak tahtadan bir s kene ve önüne yüksek bir sahne yapılırdı. Otu­racak yer olmadığı için izleyiciler ayakta durur ya da iskemlelerini yanlannda getirirlerdi.
İÖ 56'da Romalı devlet adamı Pompeius ilk taştan tiyatro binasını yaptırdı. Bu tarihten sonra yapılan ve anıtsal bir görünümde olan Eski Roma tiyatroları Yunan tiyatrosundan farklı olarak düz alanlarda yapıldı. Dışı yük­sek bir duvarla çevrili olan tiyatronun içindeki üst üste yerleştirilmiş galeriler ve basamaklı sıralar eşmerkezli bölümlere ayrılmıştı. İzleyi­ciler yapının yüzündeki çok sayıda kapıdan içeri girer, yerlerine ulaşmak için merdiven­lerden, kapılardan ve koridorlardan geçerdi. Oldukça yüksek olan sahnenin zemini ahşap, taş ya da mozaikle kaplıydı. Sahneyle izleyici­ler arasında yer alan orkestra bölümü Eski
Yunan'dan farklı olarak yarım daire biçimin­deydi. Roma tiyatrolarında, Yunan tiyatrosu­nun tersine, değişmez bir sahne dekoru vardı. Sahneyi üç yandan çevreleyen duvar dekoru sütun dizileri, nişler ve heykellerle bezenirdi. Sahne dekorları günümüze ulaşabilmiş Roma tiyatrolarının en güzel örnekleri Fransa'da Orange ile Antalya yakınlarındaki Aspendos tiyatrolarıdır.
Ortaçağda Avrupa
Roma İmparatorluğumun çöküşünden soraki 1.000 yıl boyunca Avrupa'da yeni tiyatro yapılmadı. Eski Roma'dan kalan tiyatrolar da kullanılmadığı için zamanla işe yaramaz duru­ma geldi. Ortaçağda oyunlar dinsel törenlerin bir parçası olarak, önceleri kiliselerin içinde, sonraları ise kilise avlularına kurulmuş, mansion denen platformlarda sergilenirdi. Çok geçmeden platformlar kent ve kasabaların pazaryerlerine taşındı. Avrupa'da birçok yer­de, oyun yeri için yerden yüksek bir zemin üzerine barakayı andıran sahneler kuruluyor, bunlar yan yana geldiğinde uzunluğu 30 met­reyi geçiyordu. Zamanla oyunlar arabalarla bir yerden ötekine götürülmeye başlandı. Bu arabalar iki katlıydı. Perdeli olan alt kat giyinip soyunmaya yarıyor, üst katta ise sahne yer alıyordu. Her oyun için bir araba vardı. Oyun belli duraklarda sergileniyor, bazen değişik oyunların sergilendiği arabaların sayı­sı 15'i buluyordu.
Rönesans
Bilim ve sanatta Rönesans'la başlayan canlan­ma tiyatro alanında da kendini gösterdi. Oyunlar giderek dindışı bir nitelik kazandı. 16. yüzyılda özellikle İngiltere'de gezgin tiyat­ro toplulukları oldukça yaygındı. Bu toplu­luklar oyunlarını han avlularına kurdukları tahta platformlar üzerinde oynardı. İzleyiciler ya platformun çevresine dizilir ya da avluyu çevreleyen yapıların balkonlarından sahneye bakardı. Bazı soyluların evlerinde, galeri adı verilen balkonlarla çevrili büyük salonlar vardı. Oyunlar dekor olarak kullanılan bir tahta perdenin önünde oynanırdı. Daha son­raki yıllarda yapılan ilk tiyatroların biçimi ve sahne dekorları han avlularından esinlenile­rek ve balkonlarda oturan izleyicilerin sahne­ye bakış açısına göre oluşturuldu.
Londra'da, The Theatre adındaki ilk tiyat­ro binasını 1576'da oyuncu James Burbage (1531-97) yaptırmıştı. 1597'de kapanan ve yıktırılan bu tiyatronun ahşap malzemesi 1599'da açılan yeni bir tiyatroda kullanıldı. Bu, ünlü İngiliz oyun yazarı William Shakes peare'in oyunlarıyla adını duyuran Globe Tiyatrosu idi. Globe Tiyatrosu, açık bir avlu­ya yerleştirilmiş üstü kapalı bir sahne ile sahneyi üç yandan çevreleyen loca ve galeri­lerden oluşuyordu. İzleyicilere ayrılan bölüm İngiliz toplumunun o dönemdeki hiyerarşik yapısına göre düzenlenmişti. Tiyatro 1613'te çatısının alev alması sonucu yandı. 1614'te yeniden yapıldıysa da 1644'te yıkıldı.
Londra'da Globe'un yapıldığı dönemde İtalya'da bambaşka bir üslup gelişti. Röne­sans'ın ünlü mimarlarından Andrea Palladio (1508-80), 1579'da Vicenza'da yapımına baş­ladığı Olimpico Tiyatrosu'nu, Fransa'nın Orange kentinde bulunan Eski Roma tiyatro­sunu örnek alarak tasarlamıştı. Yapının Ro­ma tiyatrosundan ayrılan özelliği dikdörtgen biçimli olması ve bir çatısının bulunmasıydı. Avrupa'nın en eski kapalı tiyatrosu olan bu yapıyı Palladio'nun ölümü üzerine Vincenzo Scamozzi (1552-1616) tamamladı. Scamozzi sahnenin gerisindeki dekorda yer alan beş kapının arkasına, perspektif kurallarına uy­gun birer sokak görünümü ekledi. Rönesans döneminin mimarlık ve resim alanına getirdi­ği önemli bir yenilik perspektif kurallarının saptanmış olmasıydı. Perspektif sayesinde sahne dekorlarına derinlik duygusu verilebili­yor, örneğin bir köy görüntüsü üçboyutlu ola­rak, düz ve sınırlı bir yüzeye sığdırılabiliyordu.
Aynı dönemde bilim ve teknikteki gelişme­ler sahne tasarımına birçok yenilik getirdi. İtalyan sanatçılar, mimarlar ve mühendisler gelişmiş sahne aygıtları yapmaya başladılar. Sahne arkasına kurulan çeşitli düzenekler sayesinde, sahne dekorları hızla değiştirilebiliyordu. İplerle ve makaralarla oluşturulan bir düzenek sayesinde melekleri canlandıran bir koro ilahiler söyleyerek, yapay bulutların arasından sahneye inebiliyordu. Sahne aygıt­ları o kadar çeşitlendi ve sık kullanılmaya başlandı ki, sonunda düzenekleri izleyiciden gizlemek için sahneyi üç yandan çevreleyen, kemer biçimli bir çerçeve {sahne ağzı ya da portal) yapmak gerekti. Sahne ağzı önceleri dekorun bir parçasıyken, zamanla sahnenin vazgeçilmez bir öğesi durumuna geldi. İtalyan tipi tiyatro binası 17. yüzyıldan başlayarak bütün Avrupa'ya yayıldı. Özelliği, sahne ile salonun kesin olarak birbirinden ayrılması ve dekorun gerçeğe en uygun biçimde hazırlanmasıydı.               
İngiltere'de Püritenler'in egemenliği sıra­sında tiyatro yaşamına ara verilmiş, tiyatrolar kapatılmıştı. 1660'ta II. Charles başa geçince İtalyan üslubunda, sahne dekorlarının değişe­bildiği tiyatrolar yapılmaya başlandı.
Ünlü İngiliz mimar ve tasarımcı Inigo Jones (1573-1652), İtalyan sahnesinden etkilenerek, bazıları bugün de kullanılan önemli sahne aygıtları ve hareketli dekor düzenekleri geliş­tirdi. İngiltere'de Barok dönemin önde gelen mimarı Sir Christopher Wren (1632-1723), Londra'da yaptığı, Kraliyet Tiyatrosu olarak da bilinen Drury Lane Tiyatrosu'na büyükçe bir ön sahne (proskenion) yerleştirdi. Oyunculann oynadığı sahnenin önünde, sahne ağzı denen büyük kemerden ileriye doğru uzanan bu bölüm salonun yaklaşık üçte birini kaplıyor­du. İzleyiciler için sahnenin önündeki eğimli bölümde sıralar, sahnenin karşısında ve yan­larda balkonlar ile localar vardı. Sahne ağzın­da bir perde olmakla birlikte, bu perde açılıp kapanmıyor, sahne dekorları gene izleyicile­rin gözü önünde değiştiriliyordu. 300 yılı aşkın yaşamında üç kez yanan ve yeniden yapılan Drury Lane, İngiltere'nin günümüzde de kullanılan en eski tiyatrosudur.
Sonraki Gelişmeler
18. yüzyıl boyunca tiyatroya karşı duyulan ilginin artması üzerine izleyiciye daha çok yer açmak gerekti. Ön sahne küçültüldü. Salona daha çok balkon ve loca eklendi. Dekor değişimini izleyiciden gizlemek için açılır ka­panır perde kullanıldı. 19. yüzyılın ortaların­da ön sahne hemen hemen bütünüyle kaldırıl­dı, sahne ağzı süslü bir çerçeveyle kuşatıldı.
19. yüzyılın başlarında tiyatro salonunun yanlarındaki localar daha yükseğe yapılarak sahnenin önündeki sıraların sayısı artırıldı. Salonun ortasına doğru uzanan ön sahne kaldırıldığından, sahnedeki oyuncuların daha iyi görülebilmesi için salonun çevresine bü­yük, yarım daire biçiminde balkonlar yapıldı. Bu oturma düzeni günümüz tiyatrolarında da uygulanmaktadır.
Bugün bazı mimar ve tasarımcılar, izleyici- oyuncu ilişkisinin iyileştirilmesi için izleyicile­rin oyunculara daha yakın olması gerektiğini savunmaktadır. Bu yüzden bazı modern tiyat­rolarda sahne ağzından salonun ortasına doğ­ru uzanan yelpaze biçiminde bir ön sahne yerleştirilmiş, izleyici sıraları da ön sahnenin çevresine at nalı biçiminde dizilmiştir. Bu eğilim Eski Yunan tiyatro anlayışına ve düze­nine dönüşün bir göstergesidir.
Günümüzde bazı tiyatrolarda sahne salo­nun tam ortasındadır. İzleyici sıraları plat­form biçimli sahneyi üç ya da dört yandan çevreler. Bu türden sahneler basit gibi görün­se de, mekân ustaca değerlendirildiğinde izle­yicinin üzerinde son derece güçlü bir etki yaratabilir. Ayrıca sahnenin izleyicilere yakın oluşu, izleyici ile oyuncu arasında iyi bir ilişki kurulabilmesi için elverişli bir ortam sağlar. Büyük tiyatrolarda dekor değişikliği makine­lerle çalışan döner sahnelerle sağlanır.


18 Aralık 2010 Cumartesi

Tanzimat edebiyatı,roman ve öykü,eleştri,tiyatro,şiir,Ali suavi ?

19. yüzyıl ortala­rında, siyasal gelişmelerle birlikte ortaya çı­kan bir edebiyat hareketidir. Türk edebiyatı­nın tarihsel gelişiminde batı uygarlığının da büyük bir payı vardır. Bu açıdan Tanzimat edebiyatı batı uygarlığının etkisinde gelişen yeni edebiyat akımının ilk evresidir (1860-96).
Osmanlı Devleti'nde yaşanmaya başlanan çöküşü önleyebilmek, hiç olmazsa geciktire- bilmek için öncelikle ordudan başlayarak girişilen bir dizi düzenleme hareketi Osmanlı toplumunun toplumsal, kültürel ve sanatsal yaşamında da etkili olmuştur. Tanzimat Fer­manı (3 Kasım 1839) ile Islahat Fermanı (18 Şubat 1856), Osmanlı Devleti'nin sınırlan içindeki azınlıkların haklarını korumayı amaçlamasının yanı sıra, Osmanlı devlet yö­netiminde ve toplum katlarında da etkili olmuştur. Özellikle batı ülkelerinde elçilik yapan görev­lilerle öğrenim için batıda bulunanların batı dünyasına ilişkin gözlem ve değerlendirmeleri yenileşme hareketlerinde etkili olmuştur. Ül­ke düzeyinde öğretimi programlayıp yürüte­bilmek için 1845'te Meclis-i Maarif-i Umumi­ye (1857'de Maarif-i Umumiye Nezareti'ne dönüştürülmüştür); öğretmen ve yönetici ye­tiştirmek üzere Darülmuallimin (öğretmen okulu) ve Mülkiye Mektebi (bugün Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi) gibi okullar açılmış, üniversitelerde okutulacak ders kitaplarının hazırlanması için de Encümen-i Daniş (Bilimler Akademisi) kurulmuştur (1851). Bu gelişmeler arasında çok önemli bir olgu da bugün anladığımız anlamdaki gazete­lerin yayımlanmaya başlamasıdır. Bu dönem­de 1860'ta Agâh Efendi ve Şinasi tarafından çıkarılan Tercüman-ı Ahval; Şinasi tarafından 1862'de çıkarılan Tasvir-i Efkâr; 1867'de Ali Suavi ile Ziya Paşa tarafından çıkarılan Muhbir gibi ilk gazeteler her şeyden önce aydınlar ile en azından büyük kentlerdeki geniş halk kitleleri arasında iletişim kurulma­sına yaramıştır.
Gazeteler kısa bir süre sonra yönetime ilişkin konulara da el atmakta gecikmedi; millet meclisi açılması, halkın yönetime katıl­ması istenmeye başlandı. Yönetim bu tür yayınlardan oldukça rahatsız oldu, aydınlar ise yönetimin sıkı izlemesi karşısında, ayrıca dağınık görünümlerini de ortadan kaldırmak için kendi aralarında Yeni Osmanlılar adıyla bir dernek kurdular (1865). Namık Çemal, Ziya Paşa, Agâh Efendi, Ali Suavi derneğin
Anadolu Yayıncılık Arşivi
Ali Suavi (1839-1878).
kurucu üyeleri arasında yer aldılar. Yönetim bu gizli derneğin üyelerinden bir bölümünü istanbul'dan uzaklaştırdı. Üyelerin bir bölü­mü de Avrupa'ya kaçmak zorunda kaldı. Fransa'da Mustafa Fazıl Paşa'nın parasal des­teğiyle çıkarılan gazetelerde meşrutiyet reji­mini savunmaya başladılar. Bir süre sonra II. Abdülhamid meşrutiyeti ilan edeceğine dair söz verip tahta çıkınca, ilk Türk anayasası da halka sunulma , olanağına kavuştu (Kanun-ı Esasi, 23 Aralık 1876).
Şiir
Tanzimat şiirinde hem Divan şiirinin, hem de batı şiirinin büyük etkileri görülür. Tanzimat şairleri genellikle Divan şiiri kültürüyle yetiş­mişlerdir; bazıları da Avrupa'da, özellikle Fransa'da, bir süre yaşadıkları için Fransız şiirini yakından izleme olanağını bulmuştur. Batı edebiyatından ilk şiir çevirileri de bu dönemde görülmektedir. Fransız şiirinden yapılan çeviriler çoğunluktadır. Voltaire, Je- an-Jacques Rousseau, Victor Hugo, Alphonse de Lamartine, Jean de La Fontaine, Jean Racine, François FĞnelon, Nicolas Boileau, Alfred de Musset gibi şairlerden çeviriler yapıldı. Bu şiirler Türk şiirinin biçimsel yapı­sını etkiledi. Batının, sone* terza rima, ottava rima gibi koşuk (nazım) biçimleri de kullanıl­maya başlandı. Gene çevirilerin etkisiyle Kla- sikçilik, Romantizm, Gerçekçilik, Parnasse (Parnas), Sembolizm gibi edebiyat akımları Türk edebiyatında tanınmaya başlandı. Çe­viri şiirler Türk şiirini öz bakımından da et­kiledi. Yeni düşünceler, kavramlar, imgeler, simgeler ve özellikle batı dillerinden bir­takım yeni sözcükler bu dönemde dilimize girdi. 
Tanzimat şiirinin ilk kuşağında bazı temel kavramlar ilk kez kullanıldı. Şinasi'de "uygar­lık, hak, adalet, yasa, devlet ile halkın karşı­lıklı hak ve ödevleri"; Namık Kemal'de "öz­gürlük ve yurt", Ziya Paşa'da "geri kalmışlık" bunlara örnektir. Tanzimat'ın ikinci kuşağın­da toplumsal temalar daha geriye, ikincil duruma düştü, fizikötesi gündeme geldi. Recaizade Mahmud Ekrem'de "ölüm"; Abdülhak Hamid'de (Tarhan) "ölüm"ün yanı sıra "Tanrı, yaşam, dünya, madde, ruh, varlığın ne olduğu ve sonu" gibi temalar ağırlık kazan­dı. Tanzimat'ın ilk kuşağı "yeni insan"ı yarat­maya çalışıyordu, yaklaşımları toplumsal ve ahlaksaldı. Toplumun çağdaşlaştırılmasını ana ilke edinmişlerdi. İkinci kuşağın günde­mini ise daha çok şiirle ilgili konular ve meta­fizik alanlar oluşturmuştur. Başka bir deyişle, ikinci kuşak "sanat sanat için" ilkesini benim­semiştir. Bunda siyasal baskının yanı sıra Romantizm Akımı'nın etkileri de olmuştur.
Tanzimat'ın birinci kuşağında Namık Ke­mal (1840-1888), Şinasi (1826-1871), Ziya Paşa (1825-1880); ikinci kuşağında Recaizade Mahmud Ekrem (1847-1914), Abdülhak Hamid (1852-1937), Muallim Naci (1850-1893) gibi şairler vardır.
Türk edebiyatında batılı anlamda roman ve öykü Tanzimat döneminde başlamıştır. Ülke­mizde roman ve öykünün gelişiminde batı edebiyatından yapılan roman çevirilerinin bü­yük katkısı vardır. İlk çeviri Yusuf Kâmil Paşa'nın, Fenelon'un les Aventures de Telâ- maque (1699) (Telemakhos'un Başından Ge­çenler) adlı yapıtının çevirisidir. Yapıt 1862'de Terceme-i Telemak adıyla çevrilmiş­tir. Aynı yıl Victor Hugo'nun romanı Sefiller (les Miserables) de dilimize çevrildi. Bu yapıtlan Daniel Defoe'dan Hikâye'i Robinson (1864), François Rene Chateaubriand'dan Atala (1872), Alexandre Dumas'dan (Baba) Monte Kristo (1871) çevirileri izledi.
Türk edebiyatında ilk öykü ve roman dene­melerini Ahmed Midhat (1844-1913) yazmış­tır: Kıssadan Hisse* Letaif-i Rivayat. Bu dönem roman ve öykücüleri, dil ve sanat anlayışları bakımından birbirinden ayrılır. Ahmed Midhat, Emin Nihad (ölümü 1875'ten sonra), Şemseddin Sami (1850-1904), Nabiza- de Nâzım (1862-İ893) halka seslenmeyi ilke edindikleri için oldukça yalın bir dille; Namık Kemal, Samipaşazade Sezai (1860-1936), Re­caizade Mahmud Ekrem ise seçkin bir toplu­luğa seslenmeyi ilke edindikleri için Yeni Osmanlıca'yla yazmışlardır. Bu dönem roman ve öykülerinde konular ya günlük yaşamdan ya da tarihten seçilmiştir. Tutsaklık ya da sürgünlük (Ahmed Midhat, Esaret; Namık Kemal, İntibah; Samipaşazade Sezai, Sergü­zeşt), aile baskısıyla gerçekleştirilmek istenen evlilikler (Şemseddin Sami, Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat; Samipaşazade Sezai, Sergüzeşt), ba­tılılaşmanın yanlış algılanması (Ahmed Mid­hat, Felatun Bey ile Rakım Efendi; Recaizade Mahmud Ekrem, Araba Sevdası) gibi konular işlenmiştir. Birinci kuşak romancı ve öykücü­leri (Ahmed Midhat, Emin Nihad, Şemseddin Sami, Namık Kemal) Romantizm'in; ikinci kuşak romancı ve öykücüleri olan Samipaşa- zade Sezai, Mizancı Mehmed Murad (1853- 1917), Recaizade Mahmud Ekrem ve Nabi- zade Nâzım Gerçekçilik ve Doğalcılık (Na- türalizm) akımlarının etkisinde kalmışlardır. Namık Kemal'in Cezmfsi ilk tarihsel ro­man olma özelliğini taşır. Araba Sevdası (R. M. Ekrem) ilk Gerçekçi roman olarak kabul edilir. Nabizade Nâzım da Karabibik adlı uzun öyküsüyle Anadolu köy yaşamını Türk roman ve öyküsünün konu dağarcığına sokmuştur. Aynı yazarın Zehra adlı romanı da ilk Doğala psikolojik roman örneğidir. Tanzimat romanları, üstünlükleri yanında, ilk örnekler olmanın çeşitli aksaklıklarını da taşı­maktadır. Yazar çoğunlukla romanın içinde yer alır, kendi ağzından düşüncelerini söyler ve araya girer; çevre ve doğa betimlemeleri iyi yerleştirilememiştir; dil zaman zaman do­ğallığını yitirir ve kurguda çeşitli tutarsızlıklar vardır.
Batılı anlamıyla tiyatro da Tanzimat döne­minde görülür. Bu dönemde geleneksel tiyat­ro içine giren türler (meddah, kıssahan, kuk­la, Karagöz, ortaoyunu gibi) de varlığını sürdürmüştür.
Tanzimat'ın ilk yıllarında İstanbul'un çeşitli yerlerinde tiyatro binaları yapılmaya başlan­dı. Önceleri özellikle İtalyan ve Fransız, daha sonra da Ermeni tiyatro toplulukları bu bina­larda oyunlar sergilediler. Mihail Naum (ölü­mü 1870'ten sonra), Güllü Agop (1840-1902) gibi Ermeniler'in Türkçe oyunlar da sahnele­meleri önemli bir gelişme oldu. Güllü Agop, 1868'de kurduğu Osmanlı Tiyatrosu'nda ilk kez düzenli olarak temsiller vermeye başla­mış; ayrıca müzikli oyunlar dışında, Türkçe oyunlar sahneleme tekelini 10 yıl elinde tut­muştur. Birçok Türk erkek tiyatro sanatçısı ilk kez bu tiyatroda sahneye çıkmıştır. Müslü­man Türk kadınının sahneye çıkması şeriat hükümlerine göre olanaksızdı. Bu yüzden bazı kadın rollerini bazı durumlarda yabancı kadınlar ya da erkekler oynamışlardır. Bu tiyatro 1884'te Ahmed Midhat'ın Çerkeş Öz­denleri oyununu oynarken, oyun özgürlük duygulan aşıladığı gerekçesiyle tiyatro kapa­tılmış, binası da yıktırılmıştır. Bundan dolayı bu tarihten 1908'e kadar Türk tiyatrolanna tuluat oyunları egemen olmuştur. Mardiros Mmakyan'm (1839-1920) kurduğu Osmanlı Dram Kumpanyası (1882) Türkçe oyunlar sahnelemeye devam etmiştir.
Türk edebiyatında ilk tiyatro yapıtı olarak Hayrullah Efendi'nin (1817-66) Hikâye-i İb­rahim Paşa be İbrahim-i Gülşeni (1844) adlı dramı gösterilmektedir. Şinasi'nin Şair Evlen­mesi (1860) ilk güldürü olarak kabul edilmek­tedir. Ali Haydar (1836-1914) ilk trajedi, Direktör Âli Bey (1844-99) de karakter gül­dürüsü örneklerini vermiştir. Yazar, çevir­men, tiyatroya maddi ve manevi destek sağla­yan devlet adamı olarak Ahmed Vefik Paşa' mn (1823-91) Tanzimat tiyatrosuna çok yön­lü katkısı olmuştur. Moliere'den yaptığı çeviri ve uyarlamaları çok önemlidir. Feraizcizade Mehmed Şakir (1853-1911) duru bir Türkçe ve başarılı bir teknikle yazdığı oyunlardan ötürü "Türk Moliere'i" olarak adlandırılmış­tır. Bu dönem tiyatrolarında çoğunlukla top­lumsal ve tarihsel konular işlenmiştir. Öbür türlere oranla Tanzimat döneminde tiyatro çok daha etkili olmuştur. Bu bakımdan bazı Tanzimat yazarlan (Namık Kemal, Recaizade Mahmud Ekrem, Abdülhak Hamid) tiyatro oyunlan da yazmıştır.
Eleştiri
Tanzimat yazarlarının eleştiri türünde de ya­pıt ortaya koy malan bir rastlantı değildir. "Yeni bir toplum, yeni bir insan, yeni bir dil, yeni bir edebiyat" yaratabilmek için bir önce­kinin acımasızca eleştirilmesi gerekmektedir. İşte Tanzimatçılar da bunu yapmışlardır: Na­mık Kemal ve Ziya Paşa Osmanlı edebiyatı­nın toplumdan kopuk oluşunu kıyasıya eleş­tirmişlerdir. Recaizade Mahmud Ekrem ile Muallim Naci arasındaki şiir dili ve nazım tekniği konusundaki tartışma da büyük yankı uyandırmıştır. Recaizade'nin Talim-i Edebi- yafı (1879) yeni Türk edebiyatının temellerini belirlemeye de hizmet etmiştir. Ziya Paşa'nın Harabafı (1874-75) üzerine Namık Kemal'in yazdığı Tahrib-i Harabat (1885) ve Takib (1885) eskiye yönelik eleştirilerin en keskinlerindendir. Muallim Naci'nin de Istılahat-ı Edebiyye (1889) adlı sözlüğünde Divan şairle­rinden çok çağdaşlarından ve batı edebiyatın­dan örnekler alması çok anlamlıdır. Tanzimat edebiyatı, Türk toplumunun batı kültürüyle karşı karşıya geldiği, yeni bir dünya, görüşü benimseyip geliştirmeye niyetlendiği, ilklerin, dolayısıyla da birçok yeniliklerin yanı sıra yanlışların da yapıldığı, yol açıcı, sonraki dönemleri yakından etkileyen ileriye dönük bir atılımdır. Bu alanda yapılan olumlu ya da olumsuz eleştirilere karşın, bugün de ortaya konan birçok edebiyat türünün kaynaklan Tanzimat dönemine kadar uzanmaktadır.