Ana Sayfa Bilgi Bankası
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Aralık 2010 Çarşamba

Türkiye,Doğal Yapı,Akarsular ve Göller,İklim,Bitki Örtüsü ve Hayvan Varlığı ?

Hem de Avrupa'da toprağı vardır. Üç yanı de­nizlerle çevrili olan Türkiye'nin genel görünü­mü kabaca bir dikdörtgeni andırır. Doğu-batı doğrultusunda Asya kıtasının batı kesimin­den, Avrupa kıtasının güneydoğu kesimine doğru sokulan bu toprakların uzunluğu yakla­şık 1.600 km, genişliği ise 600 km kadardır. Adını, bu topraklara Asya'dan gelerek yerle­şen Türkmenler ile öteki bazı halk toplulukla­rının daha sonraki kuşaklarını oluşturan Türkler'den alır.
Kuzeyde Karadeniz, doğuda SSCB ve İran, güneydoğuda Irak ve Suriye, güneyde Akde­niz, batıda Ege Denizi, kuzeybatıda da Yuna­nistan ve Bulgaristan'la çevrili olan Türkiye' nin deniz ve kara sınırları uzunluğunun topla­mı 11.000 kilometreyi aşar. Ülke yüzölçümü­nün yaklaşık yüzde 97'si Asya kıtasında, yüzde 3 kadarı da Avrupa kıtasındadır. Türki­ye'nin Asya kıtasındaki toprakları Anadolu (755.688 km2), Avrupa kıtasındaki toprakları ise Trakya (23.764 km2) olarak adlandırılır. Çanakkale ve İstanbul boğazlarıyla Marmara Denizi bu toprakları birbirinden ayırır.
Yaklaşık 8.333 km olan deniz sınırlarının yüzde 78'ini Anadolu kıyıları, yüzde 13'ünü adaların kıyıları, yüzde 9'unu da Trakya kıyıları oluşturur. Bu sınırların üçte biri Ege Denizi kıyısındadır. Kara sınırlarının uzunlu­ğu ise yaklaşık 2.753 kilometredir. Kara sınırlarının en uzunu 877 kilometreyi bulan Suriye sınırıdır. Bunu 610 km uzunluğundaki SSCB, 454 km uzunluğundaki İran, 331 km uzunluğundaki Irak, 269 km boyunca uzanan Bulgaristan sınırı izler. Kara sınırlarının en kısa olan bölümü 212 km uzunluğundaki Yunanistan sınırıdır. Bu sınırlar içinde yer alan ülkenin en kuzey noktası Sinop ilindeki İnceburun, en doğu ucu Kars ilinin güneydo­ğusunda, Türkiye'nin hem SSCB'ye, hem de İran'a komşu olduğu nokta, en güney noktası Hatay ilinin Yayladağı ilçesine bağlı olan ve eskiden Beysun adıyla anılan Toprak tutan köyünün güneyi, en batı noktası da Gökçe­ada'nın batı ucunu oluşturan Avlaka Burnu' dur. Kara sınırlarının kıyıya ulaştığı noktalar Anadolu'da Artvin ilindeki Sarp köyü ile Hatay ilindeki Güvercin kaya, Trakya'da Kırklareli ilindeki Rezve Deresi ağzı ile Edirne ilindeki Enez'in batısında Meriç Irmağı ağzıdır.
DOĞAL YAPI: Ülkenin yarısından fazlası, yükseltisi 1.000 metreyi aşan, yüksek alanlardan oluşur. Yakla­şık üçte biri orta yükseklikteki ovalar, yaylalar ve dağlar, yüzde 10'u da alçak alanlarla kaplıdır. En yük­sek ve dağlık alanlar doğu kesimde yer alır. Kuzey kesimi Kuzey Anadolu Dağları, güney, doğu ve gü­neydoğu kesimleri de Toroslar engebelidir. Ülke­nin en yüksek noktası Ağrı Dağı'nın 5.137 metreye erişen doruğudur. Başlıca geniş düzlükler Çukurova ile Konya ve Harran ovalarıdır. Kaynaklandığı ve de­nize döküldüğü kesimler ülke sınırları içinde olan en uzun akarsu Kızılırmak'tır (1.353 km). En büyük do­ğal göl, 3.713 km2 alan kaplayan Van Gölü'dür. Ata­türk baraj gölü (817 km2) ise ülkenin en büyük yapay gölüdür. Türkiye'nin en büyük adası olan Gökçeada' nın yüzölçümü 279 km2'dir.
BAŞLICA ÜRÜNLER: Buğday, arpa, şekerpancarı, ayçi­çeği, pamuk, baklagiller, haşhaş, üzüm, incir, turunç­giller, şeftali, fındık, antepfıstığı, zeytin, çay, yumur­ta, deri, balık, krom, bor mineralleri, zımpara taşı, linyit.
SANAYİ: Dokuma, gıda, demir-çelik, dayanıklı tüketim malları, motorlu araçlar, çimento, şeker, kâğıt, plas­tik, kimyasal maddeler, orman ürünleri.
ÖNEMLİ KENTLER: İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Bur­sa, Gaziantep, Konya, Mersin, Kayseri, Eskişehir, Antalya, Diyarbakır, Samsun, Şanlıurfa, Malatya, İzmit.
EĞİTİM: İlköğretim zorunlu ve devlet okullarında para­sızdır.
Büyük bölümü Asya'da yer alan Türkiye, yüzölçümü açısından SSCB, Çin Halk Cum­huriyeti, Hindistan, Suudi Arabistan, Endo­nezya, İran', Moğolistan ve Pakistan'dan son­ra bu kıtanın dokuzuncu büyük ülkesidir. 1987'de Avrupa Topluluğu'na tam üyelik için başvuruda bulunan Türkiye, topraklarının büyük bölümü Asya'da olan SSCB sayılmazsa Avrupa'nın en büyük ülkesi olan Fransa'dan daha geniş bir alanı kaplar.
Asya ile Avrupa arasında doğal bir köprü oluşturan Türkiye toprakları tarih boyunca birçok uygarlığın beşiği olmasıyla tanınır. İklim ve doğal kaynaklar açısından yerleşme­ye çok elverişli olan bu topraklarda yaşayan birçok halkın farklı dönemlerdeki kültürleri­ne ait çeşitli izlere ülkenin hemen her köşesin­de sıkça rastlanır. Kıyılarındaki liman kentle­rine ulaşan önemli kervan yollarının da etki­siyle oluşan zenginliği ele geçirmek isteyen birçok güçlü devletin saldırısıyla yıkıma uğra­yan ülke, bu zenginliklerin çok çeşitli olması­nın sağladığı üstünlük nedeniyle yaralarını kısa zamanda onararak yeni uygarlık değerle­ri yarattı. Dünyada gıda maddesi üretimi kendi gereksinmesini karşılayan ender ülke­lerden biri olan Türkiye, coğrafi konum açısından önemini günümüzde de korumakta­dır. Yaz mevsimi başlarında Akdeniz kıyısın­da denize girilirken Toroslar'ın yüksek ya­maçlarında kayak yapılabilen ve doğu kesimi yer yer karla kaplı olan Türkiye, doğal güzellikleri ve tarihsel zenginlikleriyle büyük bir turizm potansiyeline sahiptir.
Doğal Yapı
Ortalama yükseltisi 1.131 metre olan Türki­ye, yüksek bir ülkedir. Orta kesimi çukurluk olan ve kenarlara doğru gidildikçe yükselen ülkenin kıyılarında genellikle fazla genişleme­yen alçak düzlükler yer alır. Akarsu vadileriy- le derin biçimde parçalanmış orta yükseklik­teki dalgalı düzlüklerden oluşan yaylalara daha çok ülkenin orta kesiminde rastlanır. Karadeniz kıyısına paralel olarak uzanan Ku­zey Anadolu Dağları ile Akdeniz kıyısına paralel olarak uzanan Toroslar, ülkenin ku­zey ve güney kesimlerinde yay biçimli yüksek dağ dizilerinden oluşur. Bu dağ dizilerinin yükseltisi doğuya doğru gidildikçe artar. Do­ğu Anadolu Bölgesi'nde birbirine yaklaşan Kuzey Anadolu Dağları ve Toroslar'a bağlı dağ sıraları düğümü andıran bir görünümün ortaya çıkmasına yol açar. Ülkenin en yüksek alanları bu bölgededir. Güneydoğu Toroslar yayının güneyinde yer alan Güneydoğu Ana­dolu Bölgesi, önemli bir yükseltiye rastlanma­yan eşik alanlar ile yayla ve ovalardan oluşur. Ülkenin batı kesiminde ise dağlar denize dik olarak uzanır. Bir elin parmaklarını andıran bu dağlar çöküntü alanlarıyla birbirinden ayrılır. Bu kesimde genellikle doğu-batı doğ­rultusunda akan ırmakların taşıdığı alüvyon­ların birikmesiyle oluk biçimli çukur alanlar­da oluşan ovalar ülkedeki en verimli tarım alanlarındandır. Türkiye'nin Trakya'daki top­rakları fazla yüksek sayılmaz. Kuzey ve doğu kesimi Istranca (Yıldız) Dağları, güney ve güneybatı kesimi Işıklar (Ganos) ve Koru dağları tarafından engebelendirilen bu top­rakların orta ve batı kesiminde alçak dalgalı düzlükler yer alır. Orta kesiminde Ergene Havzası bulunan Trakya, yüzey şekilleri açı­sından bir çanağı andırır.
İlk jeolojik zamanlarda oluşan kıvrımlan- malarla belirmeye başlayan ülke toprakları sonraki jeolojik dönemlerde aşınmış, göl ve denizlerle kaplanmış, kırıklar boyunca yer yer çökmüş ve yükselmiştir. Ağrı, Süphan, Nem­rut, Erciyas ve Hasan dağları gibi sönmüş yanardağlar magmanın bu kırıklardan yeryü­züne çıkması sonucunda oluşmuştur.
Türkiye'de, son jeolojik dönemde geliştiği sanılan iki büyük kırık kuşağı bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, Anadolu'nun içlerinden Yunanistan'a kadar uzanan Kuzey Anadolu kırık kuşağı, ikincisi ise Karlıova'dan Akde­niz'e doğru uzanan Doğu Anadolu kırık kuşa­ğıdır. Bu kırık kuşakları ile çevresi etkinliğini sürdürmekte olan önemli deprem bölgeleri­dir. Bu bölgeler içindeki Erzincan'da 1939' daki bir deprem 33 bine yakın insanın yaşa­mını yitirmesine yol açmıştı.
Kıyıların açığında irili ufaklı birçok ada vardır. Birkaç kayalık dışında Karadeniz ada­dan yoksundur. Akdeniz kıyıları açığında da önemli ve büyük bir adaya rastlanmaz. Türki­ye'nin en büyük adaları Ege ve Marmara denizlerindedir. Bunlardan başlıcaları Gökçe­ada, Marmara Adası, Bozcaada, Uzunada ve Alibey (Cunda) Adası'dır.
Yüzey şekillerinin çeşitlilik göstermesi ya­şam koşullarını önemli ölçüde belirler. Ülke­nin kıyıdan uzak iç kesimi ile yüksek doğu kesimi denizlerin etkisine kapalıdır. Bu ke­simlerde yağış az, doğal bitki örtüsü cılız, iklim serttir. Buna bağlı olarak kıyı kesimleri ile su­yu bol ovalık kesimlerde sık olan yerleşim yerleri, yarı kurak ve yüksek kesimlerde ol­dukça seyrektir.

Akarsular ve Göller
Türkiye'den kaynaklanan akarsuların büyük bölümü denizlere ulaşır. Özellikle İç Anadolu Bölgesi ile Doğu Anadolu Bölgesi'nin bazı kesimlerinden doğan akarsular ise denize kadar ulaşamaz ve kapalı havzalarda sona erer.
Akarsu kaynakları açısından zengin bir ülke olan Türkiye'nin önemli özelliklerinden biri de, Atlas Okyanusu ve Hint Okyanusu havzalarını birbirinden ayıran su bölümü çiz­gisinin buradan geçmesidir. Türkiye'de akar­suyu olmayan coğrafi bölge yoktur. En çok su taşıyan akarsular Doğu Anadolu Bölgesi'nden kaynaklanır. En az akarsu kaynağı bulu­nan bölge ise Güneydoğu Anadolu'dur.
Ülke topraklarının yaklaşık yüzde 60'ından kaynaklanan sular Atlas Okyanusu havzasını oluşturan denizlere boşalır. Bu suları topla­yan başlıca akarsulardan Çoruh Irmağı, Yeşil- ırmak, Kızılırmak ve Sakarya Irmağı Karade­niz'e; Susurluk, Gönen ve Kocabaş çayları Marmara Denizi'ne; Ergene ve Meriç ırmak­ları ile Gediz, Küçük Menderes ve Büyük Menderes ırmakları Ege Denizi'ne; Dalaman, Eşen, Aksu ve Manavgat çayları ile Seyhan, Ceyhan ve Asi ırmakları Akdeniz'e dökülür. Bu toprakların yüzde 24'üne yakın bölümü nün suları Dicle ve Fırat ırmakları aracılığıyla Hint Okyanusu havzasının bir bölümünü oluşturan Basra Körfezi'ne ulaşır. Ülke sınır­ları dışında bir kapalı havza olan Hazar Denizi'ne ulaşan Kura ve Aras ırmaklarının su toplama alanı ise yüzde 3 kadardır. Ülke­nin değişik bölgelerinde yer alan çeşitli kapalı havzalara su gönderen alanların toplamı ise yüzde 13 düzeyindedir. Suları denize ulaşma­yan bu topraklardan çıkan akarsuların ulaştığı en önemli kapalı havzalar Tuz ve Van gölleri ile çukur kesimlerinde bazı bataklık ve su birikintilerine rastlanan Konya Ovası'dır.

Türkiye'den doğan akarsuların başlıca or­tak özelliği, taşıdıkları su miktarının mevsim­lere göre büyük değişiklik göstermesidir. Kar­ların erimesine bağlı olarak akarsuların he­men tümü ilkbaharda kabarır ve yer yer taşkınlara yol açar. Akarsulardan büyük bö­lümünün suları yaz sonunda en alçak düzeye iner. Ama bazı bölgesel farklılıklara bağlı olarak akarsu rejimleri değişiklikler gösterir! Örneğin, daha çok l^ar sularıyla beslenen Doğu Anadolu Bölgesi ile her mevsim yağışlı olan Doğu Karadeniz bölümündeki akarsula­rın su düzeyi, yüksek kesimlerinde görülen uzun süreli donlar nedeniyle kışın azalır. Öte yandan ülkemizin büyük bölümündeki sular yazın kuraklık ve buharlaşmanın yoğunlaşma­sı sonucunda kuruyacak kadar azalır ve yer yer de kururken, Akdeniz Bölgesi'nde karstik kaynaklardan beslenen bazı akarsuların su düzeyinde önemli bir azalma görülmez. Her mevsim bol yağış alan Karadeniz Bölgesinden doğup denize dökülen küçük akarsuların rejimleri ise öteki bölgelerde yer alan akarsu­lardan oldukça farklıdır. Dağlık olan bu bölgede eğim fazla olduğundan yağışlardan sonra sel biçiminde akarak çevresine zarar veren akarsular, yağışlar kesilince cılızlaşır.
Büyük bölümü derin ve yamaçları sarp olan vadilerde akan akarsular, öteki amaçların yanı sıra elektrik enerjisi elde etmek için barajlar kurulmasına çok elverişlidir. Bu akarsuların hemen tümü taşıdığı alüvyonları özellikle aşağı çığırına yığarak, tarım alanı olarak değerlendirilen kıyı ve delta ovaları oluşturmuştur. Bazı barajların kurulması ve yazın suların azalması nedeniyle akarsuları­mız suyolu ulaşımına olanak tanımaz. Oysa eskiden Fırat Irmağı ile Kızılırmak, Sakarya Irmağı, Meriç Irmağı ve Tarsus Çayı'nın ağız kesimlerinde ulaşım yapıldığı bilinmektedir. Günümüzde yalnızca Bartın Çayı gibi bazı küçük akarsuların ağız kesimi küçük tekneler­le ulaşıma elverişli durumdadır.
Türkiye'de 200'den çok doğal göl vardır. Bu göllerden yaklaşık yarısının yüzölçümü 5 km2'den küçüktür. En büyük göller, başta Van Gölü olmak üzere Tuz, Beyşehir ve Eğridir (Eğirdir) gölleridir. En derinleri Van, Çıldır, Burdur ve Hazar gölleri, en sığları ise
Tuz, Akşehir, Ulubat (Apolyont) ve Manyas gölleridir. Türkiye'de haritalarda gösterile­meyecek kadar küçük göller de vardır. Bunla­rın büyük bölümü buzul ve volkanik kökenli göller ile lagünlerdir.
Bazı bölgeler göl açısından oldukça zengin­ken, bazı bölgelerde hemen hiçbir göle rast­lanmaz. En az göle rastlanan yöreler Güney­doğu Anadolu ve Karadeniz bölgelerindedir. Marmara Bölgesi'nin Trakya kesiminde de çok az göl vardır. Birçok çukur alana rastla­nan İç Anadolu Bölgesi ile kıyılarında çok sayıda lagün (denizkulağı) bulunan Ege Böl­gesi göl açısından yoksul sayılmaz. En çok göle rastlanan yöreler Doğu Anadolu, Akde­niz ve Marmara bölgelerindedir. Çok sayıda gölün yer alması nedeniyle Akdeniz Bölgendeki Antalya bölümünün kuzey kesimi Göller Yöresi adıyla anılır. Ülkede büyük bölümü kapalı havza oluşturan birçok batak­lık ve su birikintisi ile mevsimlik olarak göl haline gelen çukur alanlar vardır. Özellikle göçmen kuşlar için önemli bir dinlenme ve beslenme alanı olduğunun bilinmesine karşın, bataklıkların bir bölümü tarım toprağı kazan­mak amacıyla kurutulmaktadır.
Göllerden bir bölümünün suları tatlı, bir bölümünün suları ise az tuzlu, tuzlu ve acıdır. Fazla suları bir gideğenle denize, akarsuya ya da bir başka göle boşalan göllerin suları tatlıdır. Dışa akışı olmayan kapalı havza konumundaki göllerin suları ise arazinin yapı­sına bağlı olarak tuzlu ya da acıdır. Denizle su alışverişi içinde olduğundan birer kıyı gölü olan lagünlerin suları az tuzludur. Suları tatlı olan başlıca göller Beyşehir, Eğridir ve İznik gölleridir. Van Gölü'nün sularının acı olması­nın nedeni, bileşiminde soda bulunmasıdır. Tuz ve Burdur gölleri ile Acı Göl'ün suları ise tuzludur.
Türkiye'de 100'den çok yapay göl vardır. Doğal göller 9.000 km2'ye yakın bir alan kaplarken, yapay göllerin toplam yüzölçümü yalnızca 3.000 km2 kadardır. Yapay göller, akarsular üzerinde çeşitli amaçlarla kurulan baraj ve setlerin ardında suların birikmesi sonucunda oluşmuş baraj golleriyle göletlerdir. En büyük yapay göller Atatürk, Keban ve Kara kaya baraj gölleridir. Atatürk baraj gölü ül­kenin üçüncü büyük gölüdür.
Suları tatlı olan akarsular ile göllerin tü­münde balık yaşar. Bu göllerden bazılarında kerevit de bulunmaktadır. Lagünler balık açısından oldukça zengindir. Suları tatlı olma­yan bazı gölleri besleyen akarsuların ağız kesimlerinde de balığa rastlanır. Baraj gölle­rinde balık da yetiştirilmektedir.
İklim
Türkiye, üç farklı iklim tipinin etkisi altında kalır. Genel olarak orta iklim kuşağı içinde yer almakla birlikte bazı kesimlerinin denize uzak oluşu, yükseklik ve dağların kıyıya paralel olarak uzanışı gibi nedenler bu farklı­lığa yol açar. Akdeniz Bölgesi'nin tümüne yakını ile Ege Bölgesi'nin asıl Ege bölümü ve Marmara Bölgesi Akdeniz ikliminin etkisi altındadır. Akdeniz ikliminin en genel özelliği yazların sıcak ve kurak, kışların da ılık ve yağışlı geçmesidir. Kar yağışının da görüldüğü Marmara Bölgesi'nde yazlar daha az kurak, kışlar ise serin geçer.
Karadeniz ve Marmara bölgelerinin Kara­deniz'e komşu olan kıyı kesimi her mevsim yağışlı olan bir iklimin etkisi altında kalır. Yazın çok sıcak, kışın da çok soğuk olmayan ve değişime uğramış Akdeniz iklimi özellikle­ri gösterdiği kabul edilen bu nemli iklim tipi, Karadeniz iklimi ya da orta kuşak iklimi olarak adlandırılır. Özellikle doğu kesiminin çok yağış almasının başlıca nedeni, Karadeniz üstünden geçerken nemlenen hava kütleleri­nin Doğu Karadeniz Sıradağlarının kıyıya bakan yamaçlarında yükselirken soğuyarak yoğunlaşmasıdır. Sibirya ve Rusya bozkırla­rından gelen soğuk hava kütleleri Kafkaslar tarafından engellendiğinden Karadeniz'in do­ğu kıyılarında kışlar oldukça ılık geçer.
Denizden uzak iç kesimleri ise kara iklimi etkiler. Oldukça yüksek ve engebeli olan iç kesimleri etkileyen bu iklim tipi, bozkır (step) iklimi olarak da adlandırılır. Karadeniz Böl­gesi'nin kıyıya uzak kesimleri, Ege Bölgesi' nin İç batı Anadolu bölümü, Akdeniz Bölgesi' nin Göller Yöresi ve kıyıya uzak öteki kesimleri ile İç Anadolu, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin tümü bozkır ikliminin et­kisi altındadır. Bu iklimin en belirgin özelliği fazla uzun sürmeyen yazların oldukça sıcak, kar yağışlı kışların da uzun ve sert geçmesidir.
Az yağış görülen bu iklim tipinde yıllık ve günlük sıcaklık farkları büyüktür. Bozkır ikli­minin etkisi altında kalan bölgelerde sıcaklık ve yağış açısından bazı farklılıklar görülür. Kışları en soğuk ve en uzun, buna karşılık yazları en kısa olan bölge Doğu Anadolu'dur. Doğu Anadolu Bölgesi'nin kuzeydoğu kesimi ile Doğu Karadeniz bölümünün doğu ve gü­neydoğu kesimi en çok yazın yağış alır. Oysa Doğu Anadolu Bölgesi'nin büyük bölümüne en çok ilkbaharda ve kışın yağış düşer. İç batı Anadolu'nun bir bölümü, Göller Yöresi ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin en çok yağış aldığı mevsim kıştır. İç Anadolu Bölgesi ile komşu bölgelerin kıyıdan uzak kesimlerine yağışın en çok düştüğü mevsim ise ilkbahar­dır. Başta İç Anadolu olmak üzere yazlan çok sıcak geçen Güneydoğu Anadolu ülkenin en kurak bölgeleridir.
Bitki Örtüsü ve Hayvan Varlığı
Türkiye, yüzey şekilleri ve iklim koşullarına bağlı olarak doğal bitki örtüsü açısından kom­şularına göre zengin bir ülke sayılır. Toplam olarak 10 bin kadar bitki türü saptanan ülke­de çok çeşitli bitki topluluklarına rastlanır. Türkiye'de doğal bitki örtüsü ülkeyi etkileyen iklim tipleriyle uyum içindedir.
Akdeniz ikliminin etkilediği bölgelerin tanı­tıcı bitki örtüsü makidir. Makiler, Akdeniz ik­liminin uzun yaz kuraklığına uymuş olan sü­rekli yeşil, genellikle sert ve geniş yapraklı çalı ya da bodur ağaçlardan oluşur. Ülkemiz­de "delice zeytin" adıyla da anılan yabani zey­tinin yayılma alanlarının genel olarak Akdeniz ikliminden etkilenen bölgelerin sınırını belirlediği kabul edilir. Aşırı otlatma ve yan­gın gibi etkenlerle makinin ortadan kalkma­sından sonra toprak açısından oldukça yok­sullaşan alanlarda yetişen seyrek bitki örtüsü­ne garig adı verilir. Kuraklığa makiden daha dayanıklı olan kermes meşesi, ladin ve kekik birer garig türüdür. Akdeniz bitki toplulukla­rı arasında ormanlar da geniş alanlar kaplar. Bazı kesimlerde kıyıdan başlayan ormanlara, yer yer 600-800 metreye kadar çıkan maki topluluklarından sonra rastlanır. Akdeniz or­manları daha çok kızıl çam, sedir ve kara çamlardan oluşur. Makiler bu ormanların yangınlarla ya da insan eliyle yok edilmesi so­nucunda ortaya çıkmış olan bir bitki örtüşü­dür. Ege Bölgesi'nin kuzeybatı kesiminde fıs­tık çamı topluluklarına, Muğla ili kıyılarında da yer yer orman oluşturan sığla (günlük) ağaçlarına rastlanır.
Ilıman ve nemli bir iklimin etkisi altında ka­lan Karadeniz Bölgesi'nin kıyı kesimi doğal bitki örtüsü açısından çok zengindir. Kıyının hemen ardında birdenbire yükselen dağların denize bakan yamaçları bol yağış aldığından gür ormanlarla kaplıdır. Karadeniz kıyısı bo­yunca alçaklarda daha çok meşe, gürgen, kes­tane ve kayınlardan oluşan ormanlara rastla­nır. Batı Karadeniz bölümünün orta kesimin­de kara çam toplulukları kıyıdan başlar. Kıyı kesiminde yalancı makilerle fındık ve çay bahçeleri de geniş alanlar kaplar. Denize ba­kan yamaçların orta yükselti kuşağında geniş yapraklı (meşe, kestane, kayın ve gürgen) ve iğneyapraklılardan (köknar ve ladin) oluşan karışık ormanlar yer alır. Yükseklerde ise saf ladin ormanlarına rastlanır. Karadeniz or­manları, orman altı bitki toplulukları açısın­dan da oldukça zengindir. Başlıca orman altı bitkisi olan ormangülleri, Karadeniz ikliminin etkisi altında kalan tüm yörelerde görülür. Kuzey Anadolu Dağlan'nın iç kesime bakan yamaçları doğal bitki örtüsü açısından kıyı ke­simine göre oldukça yoksuldur. Bu yamaçlar­da soğuğa ve kuraklığa dayanıklı meşeler ile kara çam ve san çam toplulukları vardır.
Deniz etkisinden uzak iç ve yüksek kesim­lerde rastlanan doğal bitki örtüsü bozkır görü­nümündedir. Çalılıklar ve otsu bitkilerden oluşan bu bitki topluluğu Türkiye'nin büyük bölümünü kaplar. Bu bitki örtüsü çölü andı­ran topraklar ile tuzlu topraklarda ve orta yükseklikteki dalgalı düzlüklerde farklı görü­nümdedir. 1.200 metre yüksekliğe kadar rast­lanan bozkırların büyük bölümünün ormanla­rın yok edilmesi sonucunda oluştuğu sanıl­maktadır. Bozkırlar su ve rüzgâr aşındırması­na açık olduğundan çölleşmeye en elverişli alanlardır. İç Anadolu, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri orman açısın­dan oldukça yoksuldur. Bu bölgelerdeki dağ­lık alanlarda yer yer meşe topluluklarına, yüksek kesimlerde az da olsa kara çam ve sarı çam ormanlarına rastlanır.
Farklı bölgelerdeki dağların bazı kesimlerin­de 1.800 metreden sonra, bazı kesimlerinde ise 2.800 metreden sonra ormana rastlanmaz. Orman üst sınırı denen bu yükseltiden sonra özellikle Karadeniz, Doğu Anadolu ve Akde­niz bölgelerindeki dağlarda Alp tipi çayır alanları yer alır. Yayla olarak değerlendirilen bu yüksek çayırlar hayvancılık açısından bü­yük önem taşır. Doğu Anadolu Bölgesi'nin kuzeydoğu kesiminde yer alan yüksek yayla­lardaki geniş çayırlar yaz sonuna kadar yeşilli­ğini korur.
Türkiye'de yaşadığı saptanan yabanıl me­meli hayvan türünün sayısı 100'den fazladır. Bunlardan başlıcaları ayı, kurt, çakal, sansar, yabankedisi, yarasa, tavşan, fare, sincap, kir­pi, köstebek, yaban domuzu, geyik, yunus ve Akdeniz fokudur. Türkiye'de 400'e yakın yer­li ve göçmen kuşun görüldüğü bilinmektedir. Bunların başlıcaları karabatak, balıkçıl, ley­lek, flamingo, ördek, kaz, atmaca, şahin, ak­baba, bıldırcın, keklik, sülün, turna, martı, güvercin, baykuş, ağaçkakan, kırlangıç, ser­çe, çalıkuşu, bülbül, karga ve saksağandır.
Ülkenin çevresindeki denizlerde hamsi, barbunya, istavrit, gümüş balığı, izmarit, lü­fer, kalkan balığı, levrek, mercan, palamut, sardalye, tekir, orkinos, köpekbalığı, ahta­pot, kalamar, ıstakoz, karides, midye ve isti­ridye yaşar. Akarsu ve göllerde rastlanan baş­lıca tatlı su canlıları alabalık, sazan, sudak, turnabalığı ve kerevittir. Ülkemizde kurbağa gibi amfibyumlar ile kaplumbağa, kertenkele ve yılan gibi sürüngenler de yaşar.
Bu topraklarda çok eskiden beri yaşadığı bilinen aslan ve kaplan gibi yabanıl hayvan türlerinin soyu aşırı avlanma nedeniyle tüken­miştir. Aynı tehlikeyle karşı karşıya olan ya­banıl hayvan türlerinin korunması için bazı önlemler alınmaktadır.

10 Aralık 2010 Cuma

Türkiye'de Sendikalar

Türkiye'de işçilerin ekonomik ve toplumsal çıkarlarını korumak amacıyla örgütlenmeleri 19. yüzyılın sonlarında başlar. Osmanlı İmpa­ratorluğumun sanayileşme sürecine geç gir­mesi işçilerin sayısının sınırlı kalmasına yol açmıştı. Ama özellikle İstanbul'da yabancı şirketlere bağlı işyerlerinde gittikçe artan sayıda işçi çalışmaktaydı. 18. yüzyılın ortala­rında bu işçiler tıpkı İngiltere ve ABD'de olduğu gibi daha fazla ücret, daha iyi çalışma koşulları için grevlere başvurdular. 1872 Ocak ayında tersane işçilerince gerçekleştirilen ilk grevi bir grev dalgası izledi. Henüz sendika biçiminde örgütlenme olmadığı için işçiler gezici birlikler, grev komiteleri ya da dernek­lerde bir araya geliyorlardı. 1866'da batının etkisinde kalan aydınlarca Ameleperver Ce­miyeti kurulmuştu, ama bu örgüt yoksul işçilere yardım etmeyi, işsizlere iş bulmayı amaçlayan hayırsever bir dernek olmaktan öteye geçemedi. Ayrıca o günlerde Abdülha- mid döneminin baskıcı yönetimi her türlü örgütlenmeyi yasaklamıştı. Buna karşın, 1894'te Tophane'deki fabrikalarda çalışan iş­çiler gizlice Osmanlı Amele Cemiyeti'ni kur­dular. Ama derneğin yöneticileri bir yıl sonra yakalanarak sürgüne gönderildiler.İşçilerin örgütlenmeleri, dernek kurma hak­kının tanındığı 1908'de II. Meşrutiyet'in ila­nıyla birden hızlandı. Aynı yılın ağustos ve eylül aylarında işçilerin yoğun olduğu büyük kentlerde bir grev dalgası yükseldi. Bu durum karşısında kârlarında düşme olan ve işçileri kendi belirledikleri koşullarda çalıştırmaya alışmış yabancı şirketler Osmanlı yöneticileri­ne başvurarak acele önlem alınmasını istedi­ler. Sonunda ekim ayında bir geçici yasa, 1909 ortalarında ise Tatil-i Eşgal Kanunu ile işçile­rin örgütlenmelerine önemli kısıtlamalar geti­rildi. Bu arada, 1908'de kurulan Osmanlı Terakki-i Sanayi Cemiyeti'nin yanı sıra tram­vay, basım, demiryolu, tütün, maden gibi değişik işkollarındaki işçiler sendikalarda ya da sendika dışı işçi kuruluşlarında örgütlen- ' mişlerdi. Tatil-i Eşgal Kanunu işçilerin örgüt­lenmelerine ve etkinliklerine büyük sınırla­malar getirmekle birlikte tümüyle engel ola­madı.I. Dünya Savaşı (1914-18) süresince işçi hareketlerinde bir gerileme ve işçi örgütlerin­de bir dağılma yaşandıysa da savaş sonrasında yeniden bir hareketlenme gözlendi. Savaş süresince yaşamlarını sürdürebilen işçi örgüt­leri eylem ve etkinliklerini canlandırırken yeni işçi örgütleri de kuruldu. 1913'te kurulan Türkiye İşçi Derneği, Şefik Hüsnü'nün (Dey- mer) başkanı olduğu Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası'nın paralelinde hareket et­mekteydi. Daha çok devlet fabrikalarında örgütlenmiş olan bu derneğin yanı sıra, İstan­bul'da Beynelmilel İşçi İttihadı adı altında birleşen deniz işçileri, marangozlar ve yapı işçilerinin örgütlerinden başka Mürettibin-i Osmani Cemiyeti, Tütün Rejisi İşçileri Cemi­yeti gibi örgütler de çalışmalarını sürdürmek­teydi. Ayrıca İzmir, Edirne, Zonguldak, Es­kişehir, Adana, Konya ve Bursa'da da değişik işkollarında örgütler kurulmuştu. Türkiye İşçi Derneği'nin bu işçi örgütlerinin bir "birlik" oluşturmasına yönelik girişimi başarılı ola­madı.
Kurtuluş Savaşı sırasında yalnızca Türkiye İşçi Derneği ile Beynelmilel İşçi İttihadı adlı örgütler varlıklarını koruyabildiler. Cumhuri­yetin ilanından sonra yürürlüğe giren 1924 Anayasası toplanma ve dernek kurabilme hakkı kapsamında sendika kurabilme hakkını da öngörmekteydi. Bu arada İstanbul Amele Birliği gibi örgütler kurularak siyasi iktidarla uyumlu bir işçi hareketi yaratılmaya çalışıldı. 1923'te Türkiye İşçi Birliği'nin kapatılması üzerine aynı yıl Amele Teali Cemiyeti adıyla yeni bir örgüt kuruldu. Bu arada, Türkiye ölçeğinde bir örgüt oluşturmak için, İstanbul Amele Birliği Anadolu'daki birkaç örgütle birleştirilerek Türkiye Amele Birliği kuruldu.Bu dönemin önemli olaylarından biri 1923'te toplanan İzmir İktisat Kongresi'ydi Bu kongrede öbür toplumsal kesimlerle bir­likte işçiler de temsil edilmişti. Kongrede işçilerle ilgili olarak 1 Mayıs'ın işçi bayram: kabul edilmesi, amele yerine işçi sözcüğünün kullanılması, çalışma yaşamıyla ilgili çeşitl. yasaların çıkartılması ve sendika hakkının tanınması gibi kararlar alındı. Ama sendikal örgütlenmeye ve etkinliklere olanak tanıyan bu ortam uzun sürmedi. 1925'te çıkartılan Takrir-i Sükûn Kanunu ile sendikal etkinlik­ler yasaklandı. 1928'de Amele Teali Cemiye­ti'nin de kapatılmasıyla Türkiye'de sendikal yaşama uzunca bir süre ara verildi. 1933'te Ceza Yasası'nda yapılan bir değişiklikle gre\ suç olarak kabul edildi. 1938'de yürürlüğe giren Cemiyetler Kanunu ise işçilerin sendi­kalarda örgütlenmesini tümüyle yasakladı.II. Dünya Savaşı (1939-45) sonrasında 1946'da çok partili yaşama geçilmesiyle bazı yasalarda yapılan değişiklikler sendikal hare­ketin yeniden canlanmasına yol açtı. Bu dö­nemde uluslararası alanda her yönden de­mokratik bir ülke görünümü kazanmaya özen gösterilmekteydi. Türkiye Birleşmiş Millet- ler'e ve bundan ötürü Uluslararası Çalışma örgütüne üye olunca sendikal örgütlenmeyi yasaklayan yasalar da değiştirildi.Bu gelişmenin sonunda kısa sürede türkiye işçiler derneği,istanbul işçi sendikaları gibisendikalarında içinde bulunduğu 100 e yakın sendika kuruldu. Ama Aralık 1946'da sıkıyönetim Komutanlığı, siyasetle uğraştıkları gerekçesiyle birçok sendikayı kapattı. J47'de, içinde toplusözleşme, grev gibi hakkının yer almadığı ve sendikaların siyasetle uğ­raşmasını yasaklayan Sendikalar Kanunu çı­kartıldı. "1947 Sendikacılığı" olarak anılan bu sendikacılık anlayışına karşı çıkan işçiler Hür işçi Sendik alan Birliği'ni kurdular. Bu yeni örgüt, iktidara geldiğinde grev ve toplusözleş­me hakkını tanıyacağını açıklayan muhalefet- eki Demokrat Parti'yi desteklemekteydi. ama 1950 seçimlerini kazanmasına karşın 3emokrat Parti bu hakkı tanımadı. 1952'de il işçi konfederasyonu olan Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (TÜRK-İŞ) kuruldu. O günkü yasal koşullar ve kamu kesimin­le örgütlenmeye izin verilmemesi sendikal hareketin cılız kalmasına yol açtı.27 Mayıs 1960 askeri müdahalesinden sonra hazırlanan ve temel hak ve özgürlükleri gü­dence altına alan 1961 Anayasası Türkiye sendikal hareketi için bir dönüm noktası oldu. Yeni anayasa tüm çalışanlar için sendika kurma özgürlüğü, işçilere toplu pazarlık ve grev hakkı getiriyordu. Ne var ki, yürürlükteki İş kanunu'nda grev yasağı sürmekteydi ve anayasaya uygun yeni-iş yasasının hazırlanması geciktirilmekteydi. Bu nedenle işçiler yeni bir yasanın hazırlanması için girişim ve eylemlere taşladılar. Bunlardan, Kavel işçileriyle Zon­guldak kömür ocaklarında çalışan işçilerin
gerçekleştirdikleri direnişler kamuoyu üzerin­de de etkili olunca 274 sayılı Sendika Kanunu ile 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu 1963'te yürürlüğe girdi. Bu yasalarla işçilere grev hakkı tanınıyor, sendi­kal ödentilerin işverence kaynaktan kesilerek işçi sendikalarına aktarılması sağlanıyordu. Böylece sendikalar, grev hakkına sahip ol­dukları için, toplu pazarlık sürecinde işveren karşısında daha güçlü bir konuma gelirken, üye ödentisi toplamak gibi güç bir parasal so­runu da kökünden çözmüş oluyorlardı. Bu, sendikaların güçlenerek bir baskı grubu duru­muna gelmesine yol açtı. Öte yandan 1965'te memurlara da sendika kurma hakkının tanın­masıyla Türkiye Öğretmen Sendikaları Kon­federasyonu (TÖS) gibi güçlü örgütler doğdu.Sendikaların grev hakkına sahip, toplusöz­leşme yapan örgütler durumuna gelmesi sen­dikalı işçilerin daha yüksek ücret almalarına ve daha iyi koşullarda çalışmalarına yol açtı. Bunun sonucu olarak da işçilerin sendikalaş­ması hızlandı. Bu dönemde TÜRK-İŞ hızla gelişen bir örgüt durumundaydı. Ama, içinde belirli görüş ayrılıklarını da taşımaktaydı. TÜRK-İŞ yönetimi çalışma yaşamında daha uzlaşmacı bir tutum takınmaktan yanaydı. İş­çilerin demokratik haklarının sağlanmasını geri plana atmakta, 1947 sendikacılığını be­nimsemekteydi. Ayrıca 1965'ten sonra yönetim ABD hükümetinin çeşitli organlarıyla ve sendikalarıyla yoğun bir ilişki içine girmişti. Bir yandan bazı sendika yöneticileri eğitim için ABD'ye gönderilirken, öte yandan sendi­ka çok büyük tutarlarda ABD yardımı almak­taydı. TÜRK-İŞ üzerindeki bu ABD etkisi TÜRK-İŞ yönetiminin partiler üstü bir politi­ka izleme kararı almasına yol açtı. Bunun an­lamı sendikaların siyasal bir güç ya da baskı grubu olmasının engellenmesiydi. Oysa 1961 Anayasası sendikaların siyasal alanda etkin bir demokratik güç olarak işlev görmelerine olanak sağlamaktaydı. 1966'da toplanan TÜRK-İŞ 6. Genel Kurulu'nda yönetimin bu görüşlerini paylaşmayan bir grup TÜRK-İŞ üyesi sendika yöneticisi bu örgütten ayrılarak bağımsız sendikalarla birlikte 1967'de Türki­ye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyo­numu (DİSK) kurdular.
DİSK kurulmasını izleyen günlerde hızlı bir gelişme gösterdi. Özellikle TÜRK-İŞ'e bağlı sendikalardan kitlesel katılımlar oldu. Hükü­met 1970'te DİSK'in bu gelişmesini önlemek için 274 ve 275 sayılı yasalarda değişiklikler yaparak sendikal örgütlenmeler konusunda birtakım kısıtlamalar getirdi. Örgütlenme haklarına getirilen bu kısıtlamalar işçiler tara­fından tepkiyle karşılandı; İstanbul ve Kocaeli'de 15-16 Haziran 1970'te on binlerce işçi­nin katıldığı büyük protesto gösterileri düzen­lendi. Ayrıca hükümetin yaptığı değişiklikler muhalefet partilerinin başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesi'nce iptal edildi. Bu ara­da TÜRK-İŞ içinde sendika yönetimine karşı bir sosyal demokrat muhalefet de başlamıştı.
12 Mart 1971 askeri müdahalesinin grevleri yasaklaması ve toplusözleşme düzenini askıya alması sendikal örgütlenmede bir duraklama yarattı. Ayrıca bu dönemde anayasada yapı­lan değişiklikle sendika hakkının "çalışanla­ra" değil de "işçilere" tanınması, memurların sendika kurma hakkını ortadan kaldırıldı. 1973 seçimlerinden sonra sendikal yaşamda yeniden bir canlanma başladı. Bazı işyerlerin­de TÜRK-İŞ'ten DİSK'e doğru kayışın do­ğurduğu yetki anlaşmazlıkları üzerine, DİSK işçilerin diledikleri sendikayı özgürce seçebil­meleri için referandum hakkının alınması yo­lunda bir mücadele başlattı. 1976'da bağımsız Tekstil ve Bank-Sen sendikalarıyla TÜRK-İŞ'e bağlı Genel-İş Sendikası DİSK saflarına geçti. Bu dönemde Milliyetçi İşçi Sendikaları Konfederasyonu (MİSK) ile Hak İşçi Sendi­kaları Konfederasyonu (HAK-İŞ) adıyla iki yeni konfederasyon daha kuruldu.
12 Eylül 1980 askeri müdahalesinin ardın­dan sendikal yaşam tam bir durgunluk içine girdi. DİSK ve MİSK kapatıldı. DİSK yöneti­cileri tutuklandı ve mallarına el kondu. Grev ve toplusözleşme haklarının kullanılması dur­duruldu. Toplu iş uyuşmazlıklarını çözme yet­kisi yönetimce Yüksek Hakem Kurulu'na ve­rildi. Bu dönemde TÜRK-İŞ yönetimi askeri yönetimi destekleyerek oluşturulan hüküme­te Sosyal Güvenlik bakanı olarak TÜRK-İŞ genel sekreteri Sadık Şide'yi verdi.
1982 Anayasası ve ona uygun olarak çıkarı­lan 2821 ve 2822 sayılı yasalar sendikal örgüt­lenme ve sendikal etkinlik alanlarını önemli ölçüde kısıtladı. 1961 Anayasası'nın sağladığı birçok hak geri alındı. Sendikalara genel grev, siyasal grev, dayanışma grevi, hak gretf yapma yasakları getirildi. Hükümetin grev er­teleme yetkisi genişletildi. Grevlerin yasak­lanması durumundaki anlaşmazlığı çözmede Yüksek Hakem Kurulu yetkili kılındı. Sendi­kaların siyasetle ilgilenmesi yasaklandı. Kısa­ca, 1982 Anayasası'nın getirdiği yeni yapı içinde sendikaların işlevleri kısıtlandı.