Ana Sayfa Bilgi Bankası
Tanzimat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tanzimat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Aralık 2010 Cumartesi

Tanzimat edebiyatı,roman ve öykü,eleştri,tiyatro,şiir,Ali suavi ?

19. yüzyıl ortala­rında, siyasal gelişmelerle birlikte ortaya çı­kan bir edebiyat hareketidir. Türk edebiyatı­nın tarihsel gelişiminde batı uygarlığının da büyük bir payı vardır. Bu açıdan Tanzimat edebiyatı batı uygarlığının etkisinde gelişen yeni edebiyat akımının ilk evresidir (1860-96).
Osmanlı Devleti'nde yaşanmaya başlanan çöküşü önleyebilmek, hiç olmazsa geciktire- bilmek için öncelikle ordudan başlayarak girişilen bir dizi düzenleme hareketi Osmanlı toplumunun toplumsal, kültürel ve sanatsal yaşamında da etkili olmuştur. Tanzimat Fer­manı (3 Kasım 1839) ile Islahat Fermanı (18 Şubat 1856), Osmanlı Devleti'nin sınırlan içindeki azınlıkların haklarını korumayı amaçlamasının yanı sıra, Osmanlı devlet yö­netiminde ve toplum katlarında da etkili olmuştur. Özellikle batı ülkelerinde elçilik yapan görev­lilerle öğrenim için batıda bulunanların batı dünyasına ilişkin gözlem ve değerlendirmeleri yenileşme hareketlerinde etkili olmuştur. Ül­ke düzeyinde öğretimi programlayıp yürüte­bilmek için 1845'te Meclis-i Maarif-i Umumi­ye (1857'de Maarif-i Umumiye Nezareti'ne dönüştürülmüştür); öğretmen ve yönetici ye­tiştirmek üzere Darülmuallimin (öğretmen okulu) ve Mülkiye Mektebi (bugün Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi) gibi okullar açılmış, üniversitelerde okutulacak ders kitaplarının hazırlanması için de Encümen-i Daniş (Bilimler Akademisi) kurulmuştur (1851). Bu gelişmeler arasında çok önemli bir olgu da bugün anladığımız anlamdaki gazete­lerin yayımlanmaya başlamasıdır. Bu dönem­de 1860'ta Agâh Efendi ve Şinasi tarafından çıkarılan Tercüman-ı Ahval; Şinasi tarafından 1862'de çıkarılan Tasvir-i Efkâr; 1867'de Ali Suavi ile Ziya Paşa tarafından çıkarılan Muhbir gibi ilk gazeteler her şeyden önce aydınlar ile en azından büyük kentlerdeki geniş halk kitleleri arasında iletişim kurulma­sına yaramıştır.
Gazeteler kısa bir süre sonra yönetime ilişkin konulara da el atmakta gecikmedi; millet meclisi açılması, halkın yönetime katıl­ması istenmeye başlandı. Yönetim bu tür yayınlardan oldukça rahatsız oldu, aydınlar ise yönetimin sıkı izlemesi karşısında, ayrıca dağınık görünümlerini de ortadan kaldırmak için kendi aralarında Yeni Osmanlılar adıyla bir dernek kurdular (1865). Namık Çemal, Ziya Paşa, Agâh Efendi, Ali Suavi derneğin
Anadolu Yayıncılık Arşivi
Ali Suavi (1839-1878).
kurucu üyeleri arasında yer aldılar. Yönetim bu gizli derneğin üyelerinden bir bölümünü istanbul'dan uzaklaştırdı. Üyelerin bir bölü­mü de Avrupa'ya kaçmak zorunda kaldı. Fransa'da Mustafa Fazıl Paşa'nın parasal des­teğiyle çıkarılan gazetelerde meşrutiyet reji­mini savunmaya başladılar. Bir süre sonra II. Abdülhamid meşrutiyeti ilan edeceğine dair söz verip tahta çıkınca, ilk Türk anayasası da halka sunulma , olanağına kavuştu (Kanun-ı Esasi, 23 Aralık 1876).
Şiir
Tanzimat şiirinde hem Divan şiirinin, hem de batı şiirinin büyük etkileri görülür. Tanzimat şairleri genellikle Divan şiiri kültürüyle yetiş­mişlerdir; bazıları da Avrupa'da, özellikle Fransa'da, bir süre yaşadıkları için Fransız şiirini yakından izleme olanağını bulmuştur. Batı edebiyatından ilk şiir çevirileri de bu dönemde görülmektedir. Fransız şiirinden yapılan çeviriler çoğunluktadır. Voltaire, Je- an-Jacques Rousseau, Victor Hugo, Alphonse de Lamartine, Jean de La Fontaine, Jean Racine, François FĞnelon, Nicolas Boileau, Alfred de Musset gibi şairlerden çeviriler yapıldı. Bu şiirler Türk şiirinin biçimsel yapı­sını etkiledi. Batının, sone* terza rima, ottava rima gibi koşuk (nazım) biçimleri de kullanıl­maya başlandı. Gene çevirilerin etkisiyle Kla- sikçilik, Romantizm, Gerçekçilik, Parnasse (Parnas), Sembolizm gibi edebiyat akımları Türk edebiyatında tanınmaya başlandı. Çe­viri şiirler Türk şiirini öz bakımından da et­kiledi. Yeni düşünceler, kavramlar, imgeler, simgeler ve özellikle batı dillerinden bir­takım yeni sözcükler bu dönemde dilimize girdi. 
Tanzimat şiirinin ilk kuşağında bazı temel kavramlar ilk kez kullanıldı. Şinasi'de "uygar­lık, hak, adalet, yasa, devlet ile halkın karşı­lıklı hak ve ödevleri"; Namık Kemal'de "öz­gürlük ve yurt", Ziya Paşa'da "geri kalmışlık" bunlara örnektir. Tanzimat'ın ikinci kuşağın­da toplumsal temalar daha geriye, ikincil duruma düştü, fizikötesi gündeme geldi. Recaizade Mahmud Ekrem'de "ölüm"; Abdülhak Hamid'de (Tarhan) "ölüm"ün yanı sıra "Tanrı, yaşam, dünya, madde, ruh, varlığın ne olduğu ve sonu" gibi temalar ağırlık kazan­dı. Tanzimat'ın ilk kuşağı "yeni insan"ı yarat­maya çalışıyordu, yaklaşımları toplumsal ve ahlaksaldı. Toplumun çağdaşlaştırılmasını ana ilke edinmişlerdi. İkinci kuşağın günde­mini ise daha çok şiirle ilgili konular ve meta­fizik alanlar oluşturmuştur. Başka bir deyişle, ikinci kuşak "sanat sanat için" ilkesini benim­semiştir. Bunda siyasal baskının yanı sıra Romantizm Akımı'nın etkileri de olmuştur.
Tanzimat'ın birinci kuşağında Namık Ke­mal (1840-1888), Şinasi (1826-1871), Ziya Paşa (1825-1880); ikinci kuşağında Recaizade Mahmud Ekrem (1847-1914), Abdülhak Hamid (1852-1937), Muallim Naci (1850-1893) gibi şairler vardır.
Türk edebiyatında batılı anlamda roman ve öykü Tanzimat döneminde başlamıştır. Ülke­mizde roman ve öykünün gelişiminde batı edebiyatından yapılan roman çevirilerinin bü­yük katkısı vardır. İlk çeviri Yusuf Kâmil Paşa'nın, Fenelon'un les Aventures de Telâ- maque (1699) (Telemakhos'un Başından Ge­çenler) adlı yapıtının çevirisidir. Yapıt 1862'de Terceme-i Telemak adıyla çevrilmiş­tir. Aynı yıl Victor Hugo'nun romanı Sefiller (les Miserables) de dilimize çevrildi. Bu yapıtlan Daniel Defoe'dan Hikâye'i Robinson (1864), François Rene Chateaubriand'dan Atala (1872), Alexandre Dumas'dan (Baba) Monte Kristo (1871) çevirileri izledi.
Türk edebiyatında ilk öykü ve roman dene­melerini Ahmed Midhat (1844-1913) yazmış­tır: Kıssadan Hisse* Letaif-i Rivayat. Bu dönem roman ve öykücüleri, dil ve sanat anlayışları bakımından birbirinden ayrılır. Ahmed Midhat, Emin Nihad (ölümü 1875'ten sonra), Şemseddin Sami (1850-1904), Nabiza- de Nâzım (1862-İ893) halka seslenmeyi ilke edindikleri için oldukça yalın bir dille; Namık Kemal, Samipaşazade Sezai (1860-1936), Re­caizade Mahmud Ekrem ise seçkin bir toplu­luğa seslenmeyi ilke edindikleri için Yeni Osmanlıca'yla yazmışlardır. Bu dönem roman ve öykülerinde konular ya günlük yaşamdan ya da tarihten seçilmiştir. Tutsaklık ya da sürgünlük (Ahmed Midhat, Esaret; Namık Kemal, İntibah; Samipaşazade Sezai, Sergü­zeşt), aile baskısıyla gerçekleştirilmek istenen evlilikler (Şemseddin Sami, Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat; Samipaşazade Sezai, Sergüzeşt), ba­tılılaşmanın yanlış algılanması (Ahmed Mid­hat, Felatun Bey ile Rakım Efendi; Recaizade Mahmud Ekrem, Araba Sevdası) gibi konular işlenmiştir. Birinci kuşak romancı ve öykücü­leri (Ahmed Midhat, Emin Nihad, Şemseddin Sami, Namık Kemal) Romantizm'in; ikinci kuşak romancı ve öykücüleri olan Samipaşa- zade Sezai, Mizancı Mehmed Murad (1853- 1917), Recaizade Mahmud Ekrem ve Nabi- zade Nâzım Gerçekçilik ve Doğalcılık (Na- türalizm) akımlarının etkisinde kalmışlardır. Namık Kemal'in Cezmfsi ilk tarihsel ro­man olma özelliğini taşır. Araba Sevdası (R. M. Ekrem) ilk Gerçekçi roman olarak kabul edilir. Nabizade Nâzım da Karabibik adlı uzun öyküsüyle Anadolu köy yaşamını Türk roman ve öyküsünün konu dağarcığına sokmuştur. Aynı yazarın Zehra adlı romanı da ilk Doğala psikolojik roman örneğidir. Tanzimat romanları, üstünlükleri yanında, ilk örnekler olmanın çeşitli aksaklıklarını da taşı­maktadır. Yazar çoğunlukla romanın içinde yer alır, kendi ağzından düşüncelerini söyler ve araya girer; çevre ve doğa betimlemeleri iyi yerleştirilememiştir; dil zaman zaman do­ğallığını yitirir ve kurguda çeşitli tutarsızlıklar vardır.
Batılı anlamıyla tiyatro da Tanzimat döne­minde görülür. Bu dönemde geleneksel tiyat­ro içine giren türler (meddah, kıssahan, kuk­la, Karagöz, ortaoyunu gibi) de varlığını sürdürmüştür.
Tanzimat'ın ilk yıllarında İstanbul'un çeşitli yerlerinde tiyatro binaları yapılmaya başlan­dı. Önceleri özellikle İtalyan ve Fransız, daha sonra da Ermeni tiyatro toplulukları bu bina­larda oyunlar sergilediler. Mihail Naum (ölü­mü 1870'ten sonra), Güllü Agop (1840-1902) gibi Ermeniler'in Türkçe oyunlar da sahnele­meleri önemli bir gelişme oldu. Güllü Agop, 1868'de kurduğu Osmanlı Tiyatrosu'nda ilk kez düzenli olarak temsiller vermeye başla­mış; ayrıca müzikli oyunlar dışında, Türkçe oyunlar sahneleme tekelini 10 yıl elinde tut­muştur. Birçok Türk erkek tiyatro sanatçısı ilk kez bu tiyatroda sahneye çıkmıştır. Müslü­man Türk kadınının sahneye çıkması şeriat hükümlerine göre olanaksızdı. Bu yüzden bazı kadın rollerini bazı durumlarda yabancı kadınlar ya da erkekler oynamışlardır. Bu tiyatro 1884'te Ahmed Midhat'ın Çerkeş Öz­denleri oyununu oynarken, oyun özgürlük duygulan aşıladığı gerekçesiyle tiyatro kapa­tılmış, binası da yıktırılmıştır. Bundan dolayı bu tarihten 1908'e kadar Türk tiyatrolanna tuluat oyunları egemen olmuştur. Mardiros Mmakyan'm (1839-1920) kurduğu Osmanlı Dram Kumpanyası (1882) Türkçe oyunlar sahnelemeye devam etmiştir.
Türk edebiyatında ilk tiyatro yapıtı olarak Hayrullah Efendi'nin (1817-66) Hikâye-i İb­rahim Paşa be İbrahim-i Gülşeni (1844) adlı dramı gösterilmektedir. Şinasi'nin Şair Evlen­mesi (1860) ilk güldürü olarak kabul edilmek­tedir. Ali Haydar (1836-1914) ilk trajedi, Direktör Âli Bey (1844-99) de karakter gül­dürüsü örneklerini vermiştir. Yazar, çevir­men, tiyatroya maddi ve manevi destek sağla­yan devlet adamı olarak Ahmed Vefik Paşa' mn (1823-91) Tanzimat tiyatrosuna çok yön­lü katkısı olmuştur. Moliere'den yaptığı çeviri ve uyarlamaları çok önemlidir. Feraizcizade Mehmed Şakir (1853-1911) duru bir Türkçe ve başarılı bir teknikle yazdığı oyunlardan ötürü "Türk Moliere'i" olarak adlandırılmış­tır. Bu dönem tiyatrolarında çoğunlukla top­lumsal ve tarihsel konular işlenmiştir. Öbür türlere oranla Tanzimat döneminde tiyatro çok daha etkili olmuştur. Bu bakımdan bazı Tanzimat yazarlan (Namık Kemal, Recaizade Mahmud Ekrem, Abdülhak Hamid) tiyatro oyunlan da yazmıştır.
Eleştiri
Tanzimat yazarlarının eleştiri türünde de ya­pıt ortaya koy malan bir rastlantı değildir. "Yeni bir toplum, yeni bir insan, yeni bir dil, yeni bir edebiyat" yaratabilmek için bir önce­kinin acımasızca eleştirilmesi gerekmektedir. İşte Tanzimatçılar da bunu yapmışlardır: Na­mık Kemal ve Ziya Paşa Osmanlı edebiyatı­nın toplumdan kopuk oluşunu kıyasıya eleş­tirmişlerdir. Recaizade Mahmud Ekrem ile Muallim Naci arasındaki şiir dili ve nazım tekniği konusundaki tartışma da büyük yankı uyandırmıştır. Recaizade'nin Talim-i Edebi- yafı (1879) yeni Türk edebiyatının temellerini belirlemeye de hizmet etmiştir. Ziya Paşa'nın Harabafı (1874-75) üzerine Namık Kemal'in yazdığı Tahrib-i Harabat (1885) ve Takib (1885) eskiye yönelik eleştirilerin en keskinlerindendir. Muallim Naci'nin de Istılahat-ı Edebiyye (1889) adlı sözlüğünde Divan şairle­rinden çok çağdaşlarından ve batı edebiyatın­dan örnekler alması çok anlamlıdır. Tanzimat edebiyatı, Türk toplumunun batı kültürüyle karşı karşıya geldiği, yeni bir dünya, görüşü benimseyip geliştirmeye niyetlendiği, ilklerin, dolayısıyla da birçok yeniliklerin yanı sıra yanlışların da yapıldığı, yol açıcı, sonraki dönemleri yakından etkileyen ileriye dönük bir atılımdır. Bu alanda yapılan olumlu ya da olumsuz eleştirilere karşın, bugün de ortaya konan birçok edebiyat türünün kaynaklan Tanzimat dönemine kadar uzanmaktadır.

Tanzimat ? Tanzimat'ın İlanı,Tanzimat'ın Uygulanması,

Osmanlı tarihinde, batılılaşma yolunda köklü değişmelerin yaşandığı döne­min adıdır. Tanzimat dönemi 3 Kasım 1839'da Tanzimat Fermanı'nın ilanıyla başla­mış; yenileşmenin sürmesi anlamında, Os­manlı Devleti'nin yıkılışına kadar devam et­miş; dar anlamıyla ise 1876'da I. Meşruti­yetin ilanıyla son bulmuştur.
Osmanlı Devleti 18. yüzyılın başından beri duyduğu yenileşme gereksinimini Lale Devri'nden başlayarak giriştiği çeşitli reformlarla karşılamaya çalışmıştı. Ama bu reform hare­ketleri ya 1730 Patrona Halil Ayaklanması, 1807 Kabakçı Mustafa Ayaklanması gibi tep­kilerle karşılaşmış ya da başarılı sonuçlar vermemişti. Buna karşıhk eğitim ve askerlik alanında bazı yeniliklerin yaran görülmüş, eskinin yanında bunlar da kurumlaşmaya başlamıştı. Öte yandan batının büyüyen gücü ve artan baskısı, üst üste uğranılan askeri yenilgiler ve sürüp giden iç düzensizlik Os­manlı Devleti'ni hep acil sorunlar karşısında bırakmış, kapsamlı ve köklü bir yenileşme programının hazırlanıp uygulanmasına olanak bırakmamıştı. Bu nedenlere devletin yönetim yapısındaki bozulmayı da eklemek gerekir. Ayrıca geleneksel toprak düzenindeki bozul­ma, zanaat üretimindeki ve ticaretteki gerile­me sorunun boyutlarını daha da büyütmüştü. II. Mahmud döneminde (1808-39) başlayan atılımlar daha köklü olmakla birlikte, önceki­lere benzer nitelikteydi ve çoğunlukla acil sorunlara çözüm getirmeyi amaçlıyordu. Ama plansız da olsa, Tanzimat'ın habercisi niteli­ğindeki adımlar hep bu dönemde atılmıştır.
II. Mahmud devleti yenileştirmeye çabalar­ken askeri yenilgiler de sürüyordu. Öyle ki, artık Kavalalı Mehmed Ali Paşa gibi bir eyalet valisi bile devlete kafa tutuyor, Osman­lı ordusunu ikinci kez 1839'da Nizip'te ağır bir yenilgiye uğratıyordu. II. Mahmud böyle bir ortamda öldü. Yerine geçen oğlu Abdülmecid de daha ilk günlerinde Kaptan-ı Derya Ahmed Fevzi Paşa'nın Osmanlı donanmasını İsken­deriye'ye götürüp Kavalalı'ya teslim etmesi olayıyla karşılaştı. Ayrıca, II. Mahmud'un reformlarına karşı olmasıyla tanınan Hüsrev Paşa padişahın deneyimsizliğinden yararlana­rak yeniden sadrazam olmuştu.
Bu arada Mısır sorununun çözümü için İngiltere'nin desteğini sağlamayı başaran Londra büyükelçisi Mustafa Reşid Paşa İstan­bul'a dönmüştü. Mustafa Reşid Paşa, Abdül- mecid'le görüşmesinde onu kapsamlı bir re­form programının gereğine inandırmayı ba­şardı ve hazırladığı bir fermanı padişaha onaylatarak 3 Kasım 1839'da ilan etti. Topkapı Sarayı'nın Sarayburnu Ahırkapı tarafında­ki Gülhane Köşkü önünde ilan edildiği için Gülhane Hatt-ı Hümayunu olarak da anılan Tanzimat Fermanı biçimsel olarak geleneksel padişah fermanlarından farksızdı ve padişah ağzından uyruklara tanınan yeni hakları sıralı­yordu. Ama içerik olarak pek çok yenilikler taşıyordu. Her şeyden önce ilk kez bir padi­şah yetkilerini sınırlandırıyor, yargının üstün­lüğünü tanıyor, belli kurallar çerçevesinde,yasa koyma hakkım paylaşıyordu. Öte yan­dan ferman, en başta bütün uyruklara can, mal ve ırz güvenliği sağlamayı vaat ediyor, vergi toplama yöntemlerinin adalete uygun biçimde düzeltilmesini, askerliğin de yeniden düzenlenmesini ve belli bir süreyle sınırlandı­rılmasını öngörüyordu. Fermanda yer alan öbür hükümlerde de ceza davalarının açık olarak görülmesi, yargılamadan ve yasal bir dayanak olmadan kimseye ceza verilmemesi, suçlu görülen bir kişinin mallarına el konul­ması demek olan müsaderenin kaldırılması, yönetimle ilgili konuların Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye'de, askerlikle ilgili işlerin de Bab-ı Seraskeri Dar-ı Şûrası'nda görüşülerek karara bağlanması, bu kararlar padişahın onayıyla yasa olarak değer kazanacağından bunlara uymayanlar için yeni bir ceza yasası yapılması, devlet görevlilerine artık düzenli olarak aylık bağlandığından rüşvet alınmama­sı, rüşvet alanlar için ayrı bir ceza yasası yapılması öngörülmektedir.
Padişah fermanla koyduğu yeni ilkelere uyacağına söz vermekte, bütün devlet görevli­lerinden de söz alınmasını istemektedir. Fer­man, devletin bundan böyle bu ilkelere göre yönetileceğinin herkese duyurulmasını ve İs­tanbul'daki elçiliklere de bildirilmesini iste­yen tümcelerle son bulmaktadır.
Tanzimat'ın Uygulanması
Tanzimat Fermanı'nda öngörülen ilkelerin uygulanması kolay olmadı. Ama zaman za­man duraklamalara, çeşitli ödünlere karşın, I. Meşrutiyet'e kadarki 35 yıllık sürede birçok alanda fermanın öngördüklerinin de ilerisine geçen reformlar gerçekleştirildi, devlet büyük ölçüde yenilendi. Uygulamalar bakımından Tanzimat dönemi 1839-56,1856-71 ve 1871-76 olarak üç alt döneme ayrılır. İlk alt dönem büyük ölçüde Mustafa Reşid Paşa'nın damga­sını taşır ve onun karşı çıktığı Islahat Fermanı'nın ilanıyla sona erer. İkinci alt dönem, Mustafa Reşid Paşa'nın yetiştirdiği Fuad Paşa ile Âli Paşa'nın sadrazamlıklarım kapsar ve Âli Paşa'nın ölümüyle son bulur. Üçüncü alt dönem ise Tanzimat hareketinin durakla­dığı, Abdülaziz'in mutlak gücünü artırdığı 1871-76 arasını kapsar ve I. Meşrutiyet'in ila­nıyla biter.
Tanzimat döneminde gerçekleştirilen re­formların başlıcaları, alanlarına göre şöyle sıralanabilir: Hukuk alanında, 1840'ta ilk ceza yasası çıkarıldı. Bunu 1851 ve 1858'deki daha gelişmiş yeni ceza yasaları izledi. Angaryanın kaldırılmasından sonra 1848'de köle ticareti de yasaklandı. 1840'ta çıkarılan nizamnameye göre ilk kez ticaret mahkemesi kuruldu. 1850'de ticaret yasası, 1861'de ticaret yargıla­ma usulü tüzüğü, 1863'te de deniz ticareti yasası çıkarıldı. 1847'de toprak mülkiyeti ve arazi kullanımıyla ilgili ilk yasayı 1858'de yayımlanan geniş kapsamlı Arazi Kanunna­mesi izledi. Bu yasa öbür yasalar gibi batıdan alınmış değildi. Temelde, var olan ve İslam hukukuna dayanan toprak mülkiyetine ilişkin kuralları maddeleştiriyor ve bu alandaki hu­kuksal karışıklığa son vermeyi amaçlıyordu. 1868-76 arasında Cevdet Paşa'nın başkanlı­ğındaki bir kurulca hazırlanan Mecelle de İslam hukukuna dayanıyordu. 1.851 madde­den oluşan Mecelle büyük ölçüde borçlar hukukuna ilişkin konulan kapsıyor, ayrıca eşya hukukuyla ve yargılama hukukuyla ilgili kurallara da yer veriyordu.
Yargı örgütü de Tanzimat döneminde bü­yük değişiklikler geçirdi. Tanzimat'ın ilk yılla­rında yasa taslaklarını Meclis-i Vâlâ-yı Ah- kâm-ı Adliye hazırlamıştı. 1854'te bu görev yeni kurulan Meclis-i Âli-i Tanzimat'a verildi. 1861'de iki kurul Meclis-i Ahkâm-ı Adliye adıyla birleştirilerek yeniden örgütlendi. 1868'de de Divan-ı Ahkâm-ı Adliye ve Şûra­yı Devlet olarak ikiye ayrıldı. Birincisi bugün­kü Yargıtay'ın, ikincisi de Danıştay'ın temeli­ni oluşturdu. Yargı örgütünün alt basama­ğında yer alan mahkemeler Tanzimat'la bir­likte daha çeşitlendi. Bu dönemde geleneksel kadı mahkemeleri (şeriye mahkemeleri) ya­nında yeni yasaları uygulayan nizamiye ve ticaret mahkemeleri ile azınlıkların sorunları­na bakan cemaat mahkemeleri ve kapitülas­yonlardan doğan hakla kurulan konsolosluk mahkemeleri ayrı ayrı etkinlik gösterdiler. Bu düzen yetki ve görev bakımından birçok sorun çıkarmış, ama bir yandan da çağdaş yargıya geçişin temelini hazırlamıştır.
Yönetim alanında, merkez ve taşra yöneti­mi büyük bir değişim geçirdi. Merkezde, II. Mahmud'un Evkaf, Dahiliye, Hariciye ve Maliye nezaretlerini (bakanlık) kurarak baş­lattığı modern örgütlenme biçimi yaygınlaşa- rak sürdü. Yeni atılımlarla birlikte Ticaret ve Ziraat, Maarif, Adliye, Bahriye, Harbiye ba­kanlıkları kuruldu. Bunların başındaki na­zırlar (bakan) da modern hükümet sisteminin temeli olan bakanlar kurulunun üyeleri ol­dular. Taşrada ise halkın yönetime katılma­sını sağlayacak yerel meclislerin kurulması 1840'tan başlayarak gittikçe yaygınlaştı. Bir yandan da ülkenin yönetsel bölünmesi yeni­den düzenlenerek merkezle uyumlu bir örgüt­lenmeye gidildi. 1864'te ilk kez Tuna vilaye­tinde uygulanan yeni sistemle taşra yönetimi vilayet (il), sancak (il ile ilçe arasında yönetim kademesi), kaza (ilçe), nahiye (bucak) ve köy biçiminde örgütlendi. Uygulamanın başarılı olması üzerine 1871'de çıkarılan Vilayet Ni­zamnamesi (iller tüzüğü) ile sistem ülke ça­pında yaygınlaştırıldı. Köy dışında, her kademenin başındaki merkezden atanan görevli­lere (vilayette vali, sancakta mutasarrıf, kaza­da kaymakam, nahiyede müdür) halk tarafın­dan seçilmiş yerel meclisler de yardıma ola­caktı. Köy yönetimini oluşturan muhtar ve ihtiyar heyeti ise seçimle başa gelecekti. Bu sistem bugünkü yerel yönetimde de büyük ölçüde uygulanmaktadır, tik kez 1854'te is­tanbul'da kurulan ve 1870'ten sonra ülke genelinde yaygınlaşan belediye örgütü de Tanzimat döneminde yönetim alanındaki en önemli yeniliklerden biridir.
Askerlik alanında, 183Tde askerliğe ilişkin yeni düzenlemeleri hazırlama göreviyle oluş­turulan Dar-ı Şûra-yı Askeri, Tanzimat'tan sonra daha etkili bir çalışma içine girdi. 1843'te yeni ordu kuruluşu, 1848'de de yeni askerlik düzeni uygulanmaya başlandı. Niza­miye adı verilen ve Hassa (padişahın özel ordusu), Dersaadet (merkezi istanbul), Ru­meli (merkezi Manastır), Anadolu (merkezi Harput) ve Arabistan (merkezi Şam) olmak üzere beş bölgede konuşlandırılan orduların sayısı 1848'de altıya, 1869'da da yediye çıka­rıldı. Aynı yıl yürürlüğe giren Kur'a Nizamna­mesi ile toplam 150 bin askerden oluşan ordu için her yıl kura usulüyle 30 bin kişinin askere alınması, bir o kadarının da terhis edilmesi öngörülüyordu. Askerlik süresi beş yılla sınır­landırılıyor, terhis edilenler altı yıl redif, sekiz yıl da mustahfız adıyla 14 yıl daha yedek asker sayılıyordu. Tanzimat döneminde ordunun savaş araç gereci yönünden modernleşmesine de önem verilmiştir. Subayların eğitimi için 1834'te kurulan Mekteb-i Harbiye'de (bugün Kara Harp Okulu) 1849'da erkân-ı harbiye sınıfı açılarak kurmay subay yetiştirilmesine başlanmıştır.
Eğitim alanında gerçekleştirilen atılımlarla Tanzimat'ı uygulayacak yeni bir insan tipinin yaratılmasına çalışılmıştır. (Bu alandaki yeni­likler için EĞİTİM maddesine bakınız.)
Ekonomi alanında, Tanzimat döneminde büyük atılımlar gerçekleştiği söylenemez. Da­ha çok dış etkilerle başlatılan yenilikler-çağ- daş bir ekonomik yapının oluşması yolunda ilerlemeler sağlamış, ama öte yandan ülke bir yan sömürge durumuna düşmüştür. Tanzimat Fermanı'nda sözü edilen adaletli vergi dü­zenini kurmak için ilk adım hemen atılmış,çağdışı bir vergi toplama yöntemi olan iltizam 1839'da kaldırılmıştır. Ama yeni düzen he­men kurulamadığından, 1841'de iltizam bir kez daha yürürlüğe konmuş, yeni vergi düzeni ancak 1870'lerin sonuna doğru ülke genelinde yaygınlaşmıştır.
Tanzimat döneminde iç gümrüklerin kaldı­rılması ve ürün alım satımında devlet tekeli demek olan yed-i vahid usulüne son verilmesi üretimi ve ticareti olumlu yönde etkilemiştir. Tarımda kredi kullanılmaya başlanması, mo­dern tanım yöntemlerinin yaygınlaşması, 1860'lardan sonra da demiryollarının işletme­ye açılması tanımsal üretimi büyük ölçüde artırmıştır. Sanayide modernleşmeye yönelik çabalar ise sınırlı kalmış, ülke daha ucuz yabana sanayi ürünleri için açık pazar duru­muna gelmiş, sanayideki geleneksel küçük üretim düzeni de hızla çökmüştür. Bunda, ilki 1838'de İngiltere, sonraları da birçok Avrupa ülkesiyle imzalanan ticaret antlaşmalarının büyük rolü olmuştur. Devleti modernleştirme girişimi mali bakımdan da ağır bir yük getir­miştir. İlk kez 1854'te alınmaya başlanan dış borç, 1881'de ülkenin ekonomik ve mali kaynaklarını Avrupa ülkelerinin denetimine bırakan Düyun-ı Umumiye'nin kurulmasına varan gelişmelerin başlangıcını oluşturmuştur.
Siyasal alanda, Tanzimat'ın Osmanlı birli­ğini sürdürmede başarılı olamadığı açıktır. Siyasal nitelikli ayaklanmalar, ayrıcalık ya da bağımsızlık istekleri ve kopmalar, gelişen milliyetçilik akımının da etkisiyle hızla artmış, devlet bunları önlemek için hem yoğun siyasal ve askeri çaba harcamak, hem de mali kaynak ayırmak zorunda kalmıştır. Tanzimat'la geti­rilen yeni haklar ne azınlıklarca ne de bunla­rın koruyuculuğunu üstlenen Avrupa devlet­lerince yeterli bulunmuş, 1856'da yeni bir fermanın çıkarılması gerekmiştir.Tanzimat içte tutucuların tepki­siyle karşılaşmış, 1860'tan sonra basının orta­ya çıkmasıyla aydınlar da Tanzimat'ın yetersiz buldukları yönlerini eleştirmişlerdir.
Sonuç olarak Tanzimat, Osmanlı Devleti'nde hemen her alanda büyük değişmelerin yaşandığı bir dönemdir. Ama değişmenin bedeli hayli yüksek olmuş, devlet modernleşir­ken ülke yan sömürge durumuna düşmüştür.