Ana Sayfa Bilgi Bankası
Şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Aralık 2010 Cumartesi

Tanzimat edebiyatı,roman ve öykü,eleştri,tiyatro,şiir,Ali suavi ?

19. yüzyıl ortala­rında, siyasal gelişmelerle birlikte ortaya çı­kan bir edebiyat hareketidir. Türk edebiyatı­nın tarihsel gelişiminde batı uygarlığının da büyük bir payı vardır. Bu açıdan Tanzimat edebiyatı batı uygarlığının etkisinde gelişen yeni edebiyat akımının ilk evresidir (1860-96).
Osmanlı Devleti'nde yaşanmaya başlanan çöküşü önleyebilmek, hiç olmazsa geciktire- bilmek için öncelikle ordudan başlayarak girişilen bir dizi düzenleme hareketi Osmanlı toplumunun toplumsal, kültürel ve sanatsal yaşamında da etkili olmuştur. Tanzimat Fer­manı (3 Kasım 1839) ile Islahat Fermanı (18 Şubat 1856), Osmanlı Devleti'nin sınırlan içindeki azınlıkların haklarını korumayı amaçlamasının yanı sıra, Osmanlı devlet yö­netiminde ve toplum katlarında da etkili olmuştur. Özellikle batı ülkelerinde elçilik yapan görev­lilerle öğrenim için batıda bulunanların batı dünyasına ilişkin gözlem ve değerlendirmeleri yenileşme hareketlerinde etkili olmuştur. Ül­ke düzeyinde öğretimi programlayıp yürüte­bilmek için 1845'te Meclis-i Maarif-i Umumi­ye (1857'de Maarif-i Umumiye Nezareti'ne dönüştürülmüştür); öğretmen ve yönetici ye­tiştirmek üzere Darülmuallimin (öğretmen okulu) ve Mülkiye Mektebi (bugün Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi) gibi okullar açılmış, üniversitelerde okutulacak ders kitaplarının hazırlanması için de Encümen-i Daniş (Bilimler Akademisi) kurulmuştur (1851). Bu gelişmeler arasında çok önemli bir olgu da bugün anladığımız anlamdaki gazete­lerin yayımlanmaya başlamasıdır. Bu dönem­de 1860'ta Agâh Efendi ve Şinasi tarafından çıkarılan Tercüman-ı Ahval; Şinasi tarafından 1862'de çıkarılan Tasvir-i Efkâr; 1867'de Ali Suavi ile Ziya Paşa tarafından çıkarılan Muhbir gibi ilk gazeteler her şeyden önce aydınlar ile en azından büyük kentlerdeki geniş halk kitleleri arasında iletişim kurulma­sına yaramıştır.
Gazeteler kısa bir süre sonra yönetime ilişkin konulara da el atmakta gecikmedi; millet meclisi açılması, halkın yönetime katıl­ması istenmeye başlandı. Yönetim bu tür yayınlardan oldukça rahatsız oldu, aydınlar ise yönetimin sıkı izlemesi karşısında, ayrıca dağınık görünümlerini de ortadan kaldırmak için kendi aralarında Yeni Osmanlılar adıyla bir dernek kurdular (1865). Namık Çemal, Ziya Paşa, Agâh Efendi, Ali Suavi derneğin
Anadolu Yayıncılık Arşivi
Ali Suavi (1839-1878).
kurucu üyeleri arasında yer aldılar. Yönetim bu gizli derneğin üyelerinden bir bölümünü istanbul'dan uzaklaştırdı. Üyelerin bir bölü­mü de Avrupa'ya kaçmak zorunda kaldı. Fransa'da Mustafa Fazıl Paşa'nın parasal des­teğiyle çıkarılan gazetelerde meşrutiyet reji­mini savunmaya başladılar. Bir süre sonra II. Abdülhamid meşrutiyeti ilan edeceğine dair söz verip tahta çıkınca, ilk Türk anayasası da halka sunulma , olanağına kavuştu (Kanun-ı Esasi, 23 Aralık 1876).
Şiir
Tanzimat şiirinde hem Divan şiirinin, hem de batı şiirinin büyük etkileri görülür. Tanzimat şairleri genellikle Divan şiiri kültürüyle yetiş­mişlerdir; bazıları da Avrupa'da, özellikle Fransa'da, bir süre yaşadıkları için Fransız şiirini yakından izleme olanağını bulmuştur. Batı edebiyatından ilk şiir çevirileri de bu dönemde görülmektedir. Fransız şiirinden yapılan çeviriler çoğunluktadır. Voltaire, Je- an-Jacques Rousseau, Victor Hugo, Alphonse de Lamartine, Jean de La Fontaine, Jean Racine, François FĞnelon, Nicolas Boileau, Alfred de Musset gibi şairlerden çeviriler yapıldı. Bu şiirler Türk şiirinin biçimsel yapı­sını etkiledi. Batının, sone* terza rima, ottava rima gibi koşuk (nazım) biçimleri de kullanıl­maya başlandı. Gene çevirilerin etkisiyle Kla- sikçilik, Romantizm, Gerçekçilik, Parnasse (Parnas), Sembolizm gibi edebiyat akımları Türk edebiyatında tanınmaya başlandı. Çe­viri şiirler Türk şiirini öz bakımından da et­kiledi. Yeni düşünceler, kavramlar, imgeler, simgeler ve özellikle batı dillerinden bir­takım yeni sözcükler bu dönemde dilimize girdi. 
Tanzimat şiirinin ilk kuşağında bazı temel kavramlar ilk kez kullanıldı. Şinasi'de "uygar­lık, hak, adalet, yasa, devlet ile halkın karşı­lıklı hak ve ödevleri"; Namık Kemal'de "öz­gürlük ve yurt", Ziya Paşa'da "geri kalmışlık" bunlara örnektir. Tanzimat'ın ikinci kuşağın­da toplumsal temalar daha geriye, ikincil duruma düştü, fizikötesi gündeme geldi. Recaizade Mahmud Ekrem'de "ölüm"; Abdülhak Hamid'de (Tarhan) "ölüm"ün yanı sıra "Tanrı, yaşam, dünya, madde, ruh, varlığın ne olduğu ve sonu" gibi temalar ağırlık kazan­dı. Tanzimat'ın ilk kuşağı "yeni insan"ı yarat­maya çalışıyordu, yaklaşımları toplumsal ve ahlaksaldı. Toplumun çağdaşlaştırılmasını ana ilke edinmişlerdi. İkinci kuşağın günde­mini ise daha çok şiirle ilgili konular ve meta­fizik alanlar oluşturmuştur. Başka bir deyişle, ikinci kuşak "sanat sanat için" ilkesini benim­semiştir. Bunda siyasal baskının yanı sıra Romantizm Akımı'nın etkileri de olmuştur.
Tanzimat'ın birinci kuşağında Namık Ke­mal (1840-1888), Şinasi (1826-1871), Ziya Paşa (1825-1880); ikinci kuşağında Recaizade Mahmud Ekrem (1847-1914), Abdülhak Hamid (1852-1937), Muallim Naci (1850-1893) gibi şairler vardır.
Türk edebiyatında batılı anlamda roman ve öykü Tanzimat döneminde başlamıştır. Ülke­mizde roman ve öykünün gelişiminde batı edebiyatından yapılan roman çevirilerinin bü­yük katkısı vardır. İlk çeviri Yusuf Kâmil Paşa'nın, Fenelon'un les Aventures de Telâ- maque (1699) (Telemakhos'un Başından Ge­çenler) adlı yapıtının çevirisidir. Yapıt 1862'de Terceme-i Telemak adıyla çevrilmiş­tir. Aynı yıl Victor Hugo'nun romanı Sefiller (les Miserables) de dilimize çevrildi. Bu yapıtlan Daniel Defoe'dan Hikâye'i Robinson (1864), François Rene Chateaubriand'dan Atala (1872), Alexandre Dumas'dan (Baba) Monte Kristo (1871) çevirileri izledi.
Türk edebiyatında ilk öykü ve roman dene­melerini Ahmed Midhat (1844-1913) yazmış­tır: Kıssadan Hisse* Letaif-i Rivayat. Bu dönem roman ve öykücüleri, dil ve sanat anlayışları bakımından birbirinden ayrılır. Ahmed Midhat, Emin Nihad (ölümü 1875'ten sonra), Şemseddin Sami (1850-1904), Nabiza- de Nâzım (1862-İ893) halka seslenmeyi ilke edindikleri için oldukça yalın bir dille; Namık Kemal, Samipaşazade Sezai (1860-1936), Re­caizade Mahmud Ekrem ise seçkin bir toplu­luğa seslenmeyi ilke edindikleri için Yeni Osmanlıca'yla yazmışlardır. Bu dönem roman ve öykülerinde konular ya günlük yaşamdan ya da tarihten seçilmiştir. Tutsaklık ya da sürgünlük (Ahmed Midhat, Esaret; Namık Kemal, İntibah; Samipaşazade Sezai, Sergü­zeşt), aile baskısıyla gerçekleştirilmek istenen evlilikler (Şemseddin Sami, Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat; Samipaşazade Sezai, Sergüzeşt), ba­tılılaşmanın yanlış algılanması (Ahmed Mid­hat, Felatun Bey ile Rakım Efendi; Recaizade Mahmud Ekrem, Araba Sevdası) gibi konular işlenmiştir. Birinci kuşak romancı ve öykücü­leri (Ahmed Midhat, Emin Nihad, Şemseddin Sami, Namık Kemal) Romantizm'in; ikinci kuşak romancı ve öykücüleri olan Samipaşa- zade Sezai, Mizancı Mehmed Murad (1853- 1917), Recaizade Mahmud Ekrem ve Nabi- zade Nâzım Gerçekçilik ve Doğalcılık (Na- türalizm) akımlarının etkisinde kalmışlardır. Namık Kemal'in Cezmfsi ilk tarihsel ro­man olma özelliğini taşır. Araba Sevdası (R. M. Ekrem) ilk Gerçekçi roman olarak kabul edilir. Nabizade Nâzım da Karabibik adlı uzun öyküsüyle Anadolu köy yaşamını Türk roman ve öyküsünün konu dağarcığına sokmuştur. Aynı yazarın Zehra adlı romanı da ilk Doğala psikolojik roman örneğidir. Tanzimat romanları, üstünlükleri yanında, ilk örnekler olmanın çeşitli aksaklıklarını da taşı­maktadır. Yazar çoğunlukla romanın içinde yer alır, kendi ağzından düşüncelerini söyler ve araya girer; çevre ve doğa betimlemeleri iyi yerleştirilememiştir; dil zaman zaman do­ğallığını yitirir ve kurguda çeşitli tutarsızlıklar vardır.
Batılı anlamıyla tiyatro da Tanzimat döne­minde görülür. Bu dönemde geleneksel tiyat­ro içine giren türler (meddah, kıssahan, kuk­la, Karagöz, ortaoyunu gibi) de varlığını sürdürmüştür.
Tanzimat'ın ilk yıllarında İstanbul'un çeşitli yerlerinde tiyatro binaları yapılmaya başlan­dı. Önceleri özellikle İtalyan ve Fransız, daha sonra da Ermeni tiyatro toplulukları bu bina­larda oyunlar sergilediler. Mihail Naum (ölü­mü 1870'ten sonra), Güllü Agop (1840-1902) gibi Ermeniler'in Türkçe oyunlar da sahnele­meleri önemli bir gelişme oldu. Güllü Agop, 1868'de kurduğu Osmanlı Tiyatrosu'nda ilk kez düzenli olarak temsiller vermeye başla­mış; ayrıca müzikli oyunlar dışında, Türkçe oyunlar sahneleme tekelini 10 yıl elinde tut­muştur. Birçok Türk erkek tiyatro sanatçısı ilk kez bu tiyatroda sahneye çıkmıştır. Müslü­man Türk kadınının sahneye çıkması şeriat hükümlerine göre olanaksızdı. Bu yüzden bazı kadın rollerini bazı durumlarda yabancı kadınlar ya da erkekler oynamışlardır. Bu tiyatro 1884'te Ahmed Midhat'ın Çerkeş Öz­denleri oyununu oynarken, oyun özgürlük duygulan aşıladığı gerekçesiyle tiyatro kapa­tılmış, binası da yıktırılmıştır. Bundan dolayı bu tarihten 1908'e kadar Türk tiyatrolanna tuluat oyunları egemen olmuştur. Mardiros Mmakyan'm (1839-1920) kurduğu Osmanlı Dram Kumpanyası (1882) Türkçe oyunlar sahnelemeye devam etmiştir.
Türk edebiyatında ilk tiyatro yapıtı olarak Hayrullah Efendi'nin (1817-66) Hikâye-i İb­rahim Paşa be İbrahim-i Gülşeni (1844) adlı dramı gösterilmektedir. Şinasi'nin Şair Evlen­mesi (1860) ilk güldürü olarak kabul edilmek­tedir. Ali Haydar (1836-1914) ilk trajedi, Direktör Âli Bey (1844-99) de karakter gül­dürüsü örneklerini vermiştir. Yazar, çevir­men, tiyatroya maddi ve manevi destek sağla­yan devlet adamı olarak Ahmed Vefik Paşa' mn (1823-91) Tanzimat tiyatrosuna çok yön­lü katkısı olmuştur. Moliere'den yaptığı çeviri ve uyarlamaları çok önemlidir. Feraizcizade Mehmed Şakir (1853-1911) duru bir Türkçe ve başarılı bir teknikle yazdığı oyunlardan ötürü "Türk Moliere'i" olarak adlandırılmış­tır. Bu dönem tiyatrolarında çoğunlukla top­lumsal ve tarihsel konular işlenmiştir. Öbür türlere oranla Tanzimat döneminde tiyatro çok daha etkili olmuştur. Bu bakımdan bazı Tanzimat yazarlan (Namık Kemal, Recaizade Mahmud Ekrem, Abdülhak Hamid) tiyatro oyunlan da yazmıştır.
Eleştiri
Tanzimat yazarlarının eleştiri türünde de ya­pıt ortaya koy malan bir rastlantı değildir. "Yeni bir toplum, yeni bir insan, yeni bir dil, yeni bir edebiyat" yaratabilmek için bir önce­kinin acımasızca eleştirilmesi gerekmektedir. İşte Tanzimatçılar da bunu yapmışlardır: Na­mık Kemal ve Ziya Paşa Osmanlı edebiyatı­nın toplumdan kopuk oluşunu kıyasıya eleş­tirmişlerdir. Recaizade Mahmud Ekrem ile Muallim Naci arasındaki şiir dili ve nazım tekniği konusundaki tartışma da büyük yankı uyandırmıştır. Recaizade'nin Talim-i Edebi- yafı (1879) yeni Türk edebiyatının temellerini belirlemeye de hizmet etmiştir. Ziya Paşa'nın Harabafı (1874-75) üzerine Namık Kemal'in yazdığı Tahrib-i Harabat (1885) ve Takib (1885) eskiye yönelik eleştirilerin en keskinlerindendir. Muallim Naci'nin de Istılahat-ı Edebiyye (1889) adlı sözlüğünde Divan şairle­rinden çok çağdaşlarından ve batı edebiyatın­dan örnekler alması çok anlamlıdır. Tanzimat edebiyatı, Türk toplumunun batı kültürüyle karşı karşıya geldiği, yeni bir dünya, görüşü benimseyip geliştirmeye niyetlendiği, ilklerin, dolayısıyla da birçok yeniliklerin yanı sıra yanlışların da yapıldığı, yol açıcı, sonraki dönemleri yakından etkileyen ileriye dönük bir atılımdır. Bu alanda yapılan olumlu ya da olumsuz eleştirilere karşın, bugün de ortaya konan birçok edebiyat türünün kaynaklan Tanzimat dönemine kadar uzanmaktadır.

17 Aralık 2010 Cuma

Şiir,Şiir Sanatı,Şiirin Gelişimi,Şiir Türleri,Şiirde Ölçü ?

Dildeki anlam, ses ve ritim öğelerinden yararlanarak bir duygu, düşünce ya da olayı, yoğun ve sıra dışı anlatma sanatı olarak tanımlanabilir. İnsanoğlunun en eski ve kendine özgü anlatı türlerinden biri olması nedeniyle, bugüne kadar şiirin pek çok tanımı yapılmış, ama hiçbirinin bu kavramı tam olarak açıklayamadığı görülmüştür. Bu ta­nımlardan en yaygını, şiiri düz yazının karşıtı olarak gösteren tanımdır. Bir başka deyişle, şiir düz yazıyla anlatılamayan duygu ve düşün­celerin ses uyumlarıyla, kulağa hoş gelecek biçimde oluşturulan dizelerle anlatılmasıdır. Ama bu tanım manzumeyi de kapsar. Şiiri manzumeden ayıran özellik ise, manzumenin yüzeysel ve sıradan olmasına karşılık, şiirin yoğunluk ve derinlik taşımasıdır. Ölçü ve uyak, çağlar boyunca şiirin en ayırıcı niteliği olarak kabul edilmiştir. Ne var ki, yalnızca ölçü ve uyakla şiir yaratılamayacağı gibi, özellikle 20. yüzyılda ölçü ve uyak kullanılma­dan da çok başarılı şiirlerin yazıldığı görüldü. Bunun sonucunda düz yazının nerede bitip şiirin nerede başladığı önemli bir sorun olarak ortaya çıktı. Düz yazıda dil yalnızca bir bildiri iletmenin aracıdır; bildiri iletildikten sonra sözcüklerin önemi kalmaz. Şiirde ise vurgu, sözcüklerin aktardığı bildiri kadar, sözcükle­rin üzerinde de yoğunlaşır. Yani şiirde neyin söylendiğinden çok, nasıl söylendiği önemli­dir.
Şiirin geçmişi, ilkel toplumların düzenledikle­ri törenlerde dans ve müzik eşliğinde çıkarılan ritmik seslere kadar uzanır. Yazının bulunu­şundan çok önceki çağlarda da müzik eşliğin­de şiir söylendiğini biliyoruz. Bu dönemden günümüze ulaşan ürünler arasında Dünya' nın, Güneş'in, Ay'ın, insanın yaratılışıyla ilgi­li efsaneler; doğa güçlerini, totemleri, kişileri öven kutsamalar; çeşitli yakanlar, büyüler ve destanlar sayılabilir. Günümüze kadar ulaşa­bilmiş en eski destan İÖ 2000'de Sümer dilin­de yazılmış, büyük olasılıkla ÎÖ 3000'de Me­zopotamya'da yaşamış, ölümsüzlüğün peşin­deki Gılgamış adlı bir kralın öyküsünü anla­tan Gılgamış Destanındır.Türk edebiyatında bilinen en eski des­tan, Türkler'in yaratılışını konu alan Yaratılış destanıdır . Eski Yunan'da "Klasik" olarak nitelenen dönemin şiir anlayı­şı günümüze kadar önemini korumuştur.Ozan Homeros'un ÎÖ 9. ya da 8. yüzyıllarda yazdığı sanılan İlyada ve Odysseia destanları bütün insanlık tarihinin en büyük yapıtlar arasındadır. İÖ 7. ve 6. yüzyıllarda bugünki Midilli (Lesbos) Adası'nda yaşayan Sapphc da, bilinen ilk kadın şair olmasının yanı sıra güçlü lirik şiirleriyle de günümüze kadar öne mini koruyabilmiştir. Klasik Dönem Yunan şiirinin bir özelliği de bu dönemde yazılar güçlü yapıtların yanı sıra, şiir üzerine kuram sal yaklaşımların da getirilmiş olmasıdır. BİR dönem düşünürlerinden Platon'a göre "şai kanatlı ve kutsal bir yaratıktır. Esin gelme den, kendinden geçmeden ve aklının sesin kısmadan yaratamaz." Aristo'ya göre ise şii taklit sanatlarının bir dalıdır. Kaynağı, insan oğlunun gördüğü ve yaşadığı şeyleri taklitteN hoşlanmasına yol açan içgüdüsüdür. Aristo nun bu tanımının o dönemdeki şiiri büyük öl çüde etkilediğini söyleyebiliriz. İÖ 2. yüzyıl dan başlayarak Akdeniz havzasının Rom; egemenliğine girmesiyle şiirde de egemen di Latince olmuş ve bu dilde pek çok önemli ya pıt yaratılmıştır. Ortaçağda ise şiir büyük ölçüde kutsal metinlere yöneldi. Gerek batı, gerek doğu edebiyatlarında bazı dinsel metinle doğrudan şiir biçiminde, bazı şiirler de dinse metinlerden esinlenilerek yazıldı. Dante Alig hieri'nin İlahi Komedya' (La divirıa comme dia; 1310-21) bu dönemde yazılmış evrense ürünlerden biridir. 11.-12. yüzyıllarda yaşa yan İranlı şair Ömer Hayyam ise aşk, şarap dünya, yaşama sevinci ve insan sevgisini koni alan rubaileriyle günümüze kadar önemini yi
tirmedi. Türk edebiyatında, İslam dininin be­nimsenmesiyle dilde ve toplumsal yaşamda oluşan farklılıklar sonucu edebiyat Divan edebiyatı ve halk edebiyatı olmak üzere birbi­rinden farklı iki ana yöne ayrıldı. Özellikle yönetim çevrelerinde Arap ve İran edebiyat­larının etkisiyle oluşan Divan edebiyatı 20. yüzyılın başlarına kadar sürdü.Halkın geleneksel dili ve beğenisi ile oluşturulan sözlü edebiyat ürünleri de gü­nümüze kadar varlıklarını sürdürmeyi başar­dılar.Avrupa'da, Rönesans'la birlikte ilgi yeni­den Klasik Dönem yapıtlarına yöneldi. Bun­lardan yeni bir şiirin doğuşu için yararlanıldı. Rönesans döneminin şiirdeki en büyük adı İn­giliz şair William Shakespeare'dir. Soneleri­nin yanı sıra şiir biçiminde yazdığı oyunlarıyla hem şiirin, hem de tiyatronun en büyük ad­larından biri oldu. Almanya'da Goethe ve Schiller gibi büyük şairler de klasik anlayışta ürünler verdiler. 18. yüzyılın sonla­rında ortaya çıkan Romantizm anlayışı sanat­çıya yaratısında alabildiğine özgürlük tanıdı. Duygu ve duyumları önemsemek, insanın ruhsal dünyasına eğilmek, doğal güzelliklere hayranlık duymak başlıca özellikleriydi. Tür­kiye'de Tanzimat dönemi yazarları bu anla­yışla ürün verdiler.Günümüz şiirinin ya da çağdaş şii­rin oluşması ise 19. yüzyılın ortalarında Fran­sız şair Charles Baudelaire ve Sembolizm Akımı ile başladı.Bu akıma kaynaklık eden anlayışa göre dünya bir sim­geler bütünüdür. Sanatçı gördüğü gerçeği doğrudan değil, simgelerle anlatır. Baudelaire'den sonra Stephane Mallarme, Paul Ver- laine, Arthur Rimbaud gibi büyük şairlerin yapıtlarına da yansıyan Sembolizm, 20. lın başlarındaki  Gerçeküstücülük gibi al tarafından da benimsendi. Türk şiirinde bolizm'in ilk temsilcisinin Ahmed Haşi duğu kabul edilir. İlk sembolist estetik b si de Haşim'in Piyale (1926) adlı kitabın sözüdür.
20. yüzyılla birlikte tüm dünyada şiiri yük bir çeşitlenme ve çoksesliliğe yön görüldü. Çeşitli ülkelerde birbiri ardınc; şan yeni şiir akımları ve bunların birbir etkilemelerinden doğan son derece özgü ler ve şairler ortaya çıktı. 20. yüzyıl bu b; dan şiir sanatının zirvelerine ulaşılan biı yıl olarak da anılabilir. Bu yüzyılda, gel sel şiir biçimleri olan ölçülü, uyaklı biçi den neredeyse tümüyle uzaklaşılarak, he rin kendine özgü ritim duygusu önem k dı. Şiirin konulan son derece çeşitlend: hayatta olan her şey şiirde de karşılığın chı. Dünyada şiirin bu kadar gelişmesi şiiri üzerinde de etkisini gösterdi. 19. 3 sonlarında kendini gösteren şiirde yenil hareketi 1930'lann başında Nâzım Hikn içerik ve söyleyiş alanında iyice kendini etti. 1940'larda Orhan Veli Kanık, Okta fat ve Melih Cevdet Anday'ın başlatt: Garip Akımı ile eski şiirin etkisi tümden dan kalktı. Garip'e tepki o 1950'lerin ortasında doğan İkinci Yeni A şairleri ise çağrışımlarla yüklü, çarpıcı, şa cı bir söyleyiş geliştirdiler. İmgelere d zengin bir şiir dili oluşturdular. İkinci Yeni sonrasında Türk şiirinde 1 gün bir akım görülmedi. Buna karşılık g geçmiş yıllarda şiir yazmış, gerek 1960 rasında yazmaya başlamış şairler, şiirinde kendilerine özgü bir yol açmayı bildier.
Şiir Türleri
Epik şiir, büyük kahramanları ve onlann tıklan işleri anlatan şiirdir. Başta gelen özelikleri bir öykü anlatması ve bunun başka kişilere göre daha uzun olmasıdır. En ünlü şiirler Homeros'un İlyada ve Odysseia destindır. 20. yüzyıl Türk şiirinde epik türde ve başlıca ürünler Nâzım Hikmet'in Memleh den İnsan Manzaraları (1966-67), Kuvâyı A ye (1968), Simavne Kadısı Oğlu Şeyh .
reddin Destanı (1936), Fazıl Hüsnü Dağlarca' nın Üç Şehitler Destanı (1949), Bağımsızlık Savaşı, Samsun'dan Ankara'ya (1951), Yedi Mehmetler (1964) ve Ceyhun Atıf Kansu'nun Sakarya Meydan Savaşı (1970) adlı yapıtlarıdır.
Dramatik şiir, şiir biçiminde yazılmış tiyat­ro yapıtlarıdır. Bu türün en başarılı örnekleri William Shakespeare'in oyunlarıdır. Türk şii­rinde Abdülhak Hamid Tarhan bu türde ürünler vermiştir.
Lirik şiir, şairin kişisel duygu ve düşüncele­rini açıklayan şiire denir. Bu ad, Eski Yunan edebiyatında şairlerin şiirlerini lir denen saz eşliğinde söylemelerinden kaynaklanır. Od, ağıt, sone gibi türleri olan lirik şiirler genellik­le öbür şiir türlerine göre daha kısadır.
Didaktik şiir, okuyanları bilgilendirmek amacıyla yazılan şiirdir. En eskiçağlardan beri bu türde ürünler verilmiştir. Latin edebiyatın­da Lucretius, Virjil, Horatius, Ovidius gibi şairler bu türün en parlak ürünlerini vermiş­lerdir. Türk edebiyatında da Yusuf Has Hacib'in 1069'da yazdığı Kutadgu Bilig, ahlak, yaşam ve devlet yönetimi konusunda öğretici bilgiler veren didaktik bir yapıttır. Yunus Emre'nin 1308'de yazdığı Risaletü'n Nushiye, İslami bilgi ve tasavvuf ilkelerini öğreten bir mesnevidir. Tevfik Fikret'in Halûk'un Defteri (1911) ve Şermin (1914) adlı yapıtları da di­daktik ürünlerdir. La Fontaine'den dilimize çeşitli dönemlerde çevrilen öğretici nitelikli hayvan hikâyeleri de gene didaktik şiir örnek­leridir. Bu bilgilerden de anlaşılacağı gibi di­daktik şiirin yergi, fabl, manzum hikâye, manzum mektup gibi türleri vardır.
Pastoral şiir, kır ve çoban yaşamını, doğa güzelliklerini anlatan şiire denir. Süsten, söz­cük oyunlarından, yapmacıktan ve gösterişten uzak bir anlatımla kır yaşamının ve doğanın güzelliği, çobanlann kaygısız ve sağlıklı yaşa­mının anlatıldığı bu şiirlere "çoban şiirleri" ya da "çobarıl şiirler" de denir. Eski Yunan ede­biyatında Theokritos ve Latin edebiyatında Virjil bu alanda ürün vermiş en ünlü şairler­dir. Pastoral şiir türü idil ve eglog diye iki­ye ayrılır. İdil bir
kişinin, çoğunlukla da bir çobanın ağzından yazılan, kır yaşamının gü­zelliğinden ve çobarıl aşktan söz eden şiirdir. Eglog ise çobanların kendi yaşamları, kır ya­şamı, doğa güzelliği üzerine karşılıklı k malarına dayanır.
Mensur şiir, düzyazı biçiminde oln karşılık şiir özellikleri taşır. Yapı yöni şiire benzememekle birlikte anlatım y den şiire benzeyen bu türe edebiyatı] "mensure" adı da verilmiştir. 19. yü: Fransa'da doğan mensur şiirin Türk ed( tında en iyi örneklerini Mehmet Rauf, Ziya Uşaklıgil, Yakup Kadri Karaosma vermiştir. 1950'den sonraki dönemde de edebiyatında bu türde örneklere rastlanmaktadır.
Şiirde Ölçü
Türk şiirinde serbest koşuk yaygınlaşan önce hece ölçüsü ve aruz ölçüsü olmak iki tür ölçü kullanılırdı. Halk edebiye kullanılan hece ölçüsü bir şiirde bütün hecelerdeki hece sayılarının eşitliği temelinenır. Farsça'dan alman ve Divan şiirinde kı lan aruz ölçüsünde ise, bir dizede sadece h rin sayısı değil, uzunluk ve kısalığı da göz de bulundurulur. Aruz ölçüsü 20. yüzyıldî fik Fikret, Yahya Kemal Beyatlı ve M.Akif Ersoy tarafından kullanıldı. Şiirde serbest koşuk anlayışının egemen olmasıyla ölçüsü tümüyle, hece ölçüsü de hemen tümüyle kullanımdan kalkmıştır