Ana Sayfa Bilgi Bankası
Bilgi Bul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bilgi Bul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Şubat 2011 Salı

NİŞASTA

NİŞASTA, bitkilerden elde edilen bir kar­bonhidrattır. Öbür karbonhidrat bileşikleri gibi nişastanın kimyasal yapısı da karbon, hidrojen ve oksijenden oluşur. Enerji bakı­mından zengin, değerli bir besin kaynağı olan nişasta aynı zamanda kolay sindirilebilme özelliğine sahiptir. Bu özelliği nedeniyle be­beklerin ve hastaların beslenmesinde çok önemli bir rol oynar. Çünkü yiyeceklerdeki nişasta daha çiğneme sırasında, tükürükte bulunan bir enzimin etkisiyle parçalanmaya başlayarak, vücut hücrelerince kolaylıkla alı­nabilecek küçük moleküllü bileşiklere dönü­şür.


Nişasta yeşil bitkilerin yapraklarında üreti­lir. Yapraklar güneş ışığından sağladıkları enerjiyi kullanarak, klorofil pigmentinin de yardımıyla havadan aldıkları karbon dioksit ile topraktan gelen sudan glikoz oluştururlar. Fotosentez adıyla anılan bu süreçte ortaya çıkan binlerce glikoz molekülü birbirine bağ­lanarak nişastaya dönüştürülür. Üretilen ni­şasta, oluşacak yeni bitkilere besin sağlamak üzere tohumlarda ya da yedek besin olarak bitkinin kök ve yumru gibi bazı organlarında depolanır. Örneğin, tanelerinde nişasta birik­tiren pirinç, mısır ve buğday gibi tahıllarla fasulye gibi baklagiller çok zengin nişasta kaynaklarıdır. Nişastaca zengin, değerli bir tarım ürünü olan patates yumrularında, man­yok ve havuç şişkin köklerinde, sagu palmiye­si ise gövdesinde nişasta biriktirir. Nişasta hücrelerin içinde çok küçük tanecikler biçi­minde toplanır. Ancak mikroskop altında görülebilen bu taneciklerin biçimleri ve bü­yüklükleri bitkiden bitkiye değişir. Örneğin, patates nişastası aynı bir deniz kabuğunu andıran iç içe geçmiş dışmerkezli halkalar halindeki oval taneciklerden, buna karşılık mısır nişastası çok daha küçük olan, ortası çatlak, köşeli taneciklerden oluşur.


Nişasta elde etmek için patates gibi yumrulu ürünler doğrudan rendelenerek, mısır ve buğday gibi taneli ürünler ise önce hafif asitli suda ıslatılıp sonra ezilerek lapa haline getiri­lir. Daha sonra bu lapa birçok kere elekler­den geçirilerek yıkanır ve nişastanın suyla sürüklenerek bitkisel liflerden ayrılması sağ­lanır. Ardından, elde edilen nişastalı su bir süre bekletilerek nişasta çöktürülür ve suyun­dan kurtarılır. Bu yolla elde edilen nişasta belirgin bir tadı ve kokusu olmayan, katışık­sız, beyaz ve parlak bir tozdur. Nişasta başlıca gıda sanayisinde, bunun yanı sıra kâğıt ve giysi kolalarının üretiminde kullanılır. Giysi kolalarından en çok, pamuklu ya da keten giysilerin yaka ve manşetlerinin kolalanma­sında yararlanılır. Genellikle pirinç ya da mısır nişastasının kullanıldığı bu işlemin 16. yüzyıldan beri uygulandığı bilinmektedir.

NİŞASTA

NİŞASTA, bitkilerden elde edilen bir kar­bonhidrattır. Öbür karbonhidrat bileşikleri gibi nişastanın kimyasal yapısı da karbon, hidrojen ve oksijenden oluşur. Enerji bakı­mından zengin, değerli bir besin kaynağı olan nişasta aynı zamanda kolay sindirilebilme özelliğine sahiptir. Bu özelliği nedeniyle be­beklerin ve hastaların beslenmesinde çok önemli bir rol oynar. Çünkü yiyeceklerdeki nişasta daha çiğneme sırasında, tükürükte bulunan bir enzimin etkisiyle parçalanmaya başlayarak, vücut hücrelerince kolaylıkla alı­nabilecek küçük moleküllü bileşiklere dönü­şür.


Nişasta yeşil bitkilerin yapraklarında üreti­lir. Yapraklar güneş ışığından sağladıkları enerjiyi kullanarak, klorofil pigmentinin de yardımıyla havadan aldıkları karbon dioksit ile topraktan gelen sudan glikoz oluştururlar. Fotosentez adıyla anılan bu süreçte ortaya çıkan binlerce glikoz molekülü birbirine bağ­lanarak nişastaya dönüştürülür. Üretilen ni­şasta, oluşacak yeni bitkilere besin sağlamak üzere tohumlarda ya da yedek besin olarak bitkinin kök ve yumru gibi bazı organlarında depolanır. Örneğin, tanelerinde nişasta birik­tiren pirinç, mısır ve buğday gibi tahıllarla fasulye gibi baklagiller çok zengin nişasta kaynaklarıdır. Nişastaca zengin, değerli bir tarım ürünü olan patates yumrularında, man­yok ve havuç şişkin köklerinde, sagu palmiye­si ise gövdesinde nişasta biriktirir. Nişasta hücrelerin içinde çok küçük tanecikler biçi­minde toplanır. Ancak mikroskop altında görülebilen bu taneciklerin biçimleri ve bü­yüklükleri bitkiden bitkiye değişir. Örneğin, patates nişastası aynı bir deniz kabuğunu andıran iç içe geçmiş dışmerkezli halkalar halindeki oval taneciklerden, buna karşılık mısır nişastası çok daha küçük olan, ortası çatlak, köşeli taneciklerden oluşur.


Nişasta elde etmek için patates gibi yumrulu ürünler doğrudan rendelenerek, mısır ve buğday gibi taneli ürünler ise önce hafif asitli suda ıslatılıp sonra ezilerek lapa haline getiri­lir. Daha sonra bu lapa birçok kere elekler­den geçirilerek yıkanır ve nişastanın suyla sürüklenerek bitkisel liflerden ayrılması sağ­lanır. Ardından, elde edilen nişastalı su bir süre bekletilerek nişasta çöktürülür ve suyun­dan kurtarılır. Bu yolla elde edilen nişasta belirgin bir tadı ve kokusu olmayan, katışık­sız, beyaz ve parlak bir tozdur. Nişasta başlıca gıda sanayisinde, bunun yanı sıra kâğıt ve giysi kolalarının üretiminde kullanılır. Giysi kolalarından en çok, pamuklu ya da keten giysilerin yaka ve manşetlerinin kolalanma­sında yararlanılır. Genellikle pirinç ya da mısır nişastasının kullanıldığı bu işlemin 16. yüzyıldan beri uygulandığı bilinmektedir.

15 Ocak 2011 Cumartesi

VOLEYBOL,Türkiye'de Voleybol

VOLEYBOL, günümüzde bütün ülkelerde çok yaygın olan ve hemen hemen her yaştan insanın insanların oynadığı bir takım oyunu­dur. Voleybol 1895'te ABD'nin Massachu setts eyaletindeki Holyoke kentinde, Genç Erkekler Hıristiyan Birliği'nin (YMCA) be­den eğitimi öğretmeni William G. Morgan tarafından geliştirildi.


Beden eğitimi yaptırdığı işadamları için basketboldan daha az hareketli bir oyun bulmak isteyen Morgan, bu oyuna mintonette adını vermişti; daha sonra, topa yere değme­den vurulduğu için bu vuruşun adından (İngi­lizce: volley; Türkçe: vole) hareketle oyuna volleyball adı verildi. Kısa sürede YMCA dernekleri aracılığıyla ABD ve Kanada dışın­daki pek çok ülkeye de ulaşan oyun, 1913'te Filipinler'de yapılan Manila Uzak Asya Oyunları'nda da yer aldı. Voleybolun bugün kü özelliklerini kazanmasını sağlayan 4fcsmaç" ilk kez bu oyunlarda kullanıldı. 1947 de Paris" te Uluslararası Voleybol Federasyonu kurul­du. 1949'da Prag'da yalnızca erkeklerin katıl­dığı ilk dünya şampiyonası yapıldı. 1952'deki dünya şampiyonasına ise bayan takımları da katıldı. Voleybolun olimpik sporlar arasında yer alışı 1964 Tokyo Olimpiyatlarında ger­çekleşti. Smaçı engellemek için yapılan "blok" sırasında ellerin karşı alana geçebile­ceği de bu olimpiyatlar sırasında kabul edil­miştir.


Modern voleybol altı kişilik iki takım ara­sında oynanır. Oyuncuların üçü hücum, üçü de savunma oyuncusudur. Takımların her set­te altı oyuncu değiştirme hakkı vardır.


Voleybol topu futbol topuyla hemen he­men aynı büyüklükte (çevresi 65 cm), ama biraz daha hafiftir (260-280 gr). Oyun, 18x9 metre boyutlarında dikdörtgen bir alanda oynanır. Oyun alanı enine bir çizgiyle iki yarı alana ayrılmıştır. Orta çizginin üzerinde gerili olan filenin yerden yüksekliği erkeklerde 243 cm, kadınlarda 224 santimetredir. iki yarı alanda da filenin 3 metre uzağında birer hücum çizgisi yer alır.


Oyun servis atışıyla başlar. En dıştaki sınır çizgisinin sağ gerisindeki servis alanına geçen servisçi elini ya da kolunu kullanarak, topa fileyi aşırtacak biçimde vurur. Top fileyi aştıktan sonra karşı takımın oyuncuları en çok üç vuruşla topu geri gönderir. Ama, aynı oyuncu topa üst üste iki kez vuramaz. Amaç, topu karşı alanda yere düşecek ya da geri gönderilemeyecek biçimde fileden aşırmaktır. Top servis atışıyla birlikte oyun dışına çıkarsa "servis geçer"; yani karşılayan takım servis atışıyla oyuna başlama hakkı kazanır, ama sayı yazılmaz. Eğer servis atan takım oyun hakkı kazanırsa bir sayı alır. İki sayılık farkla 15 sayı toplayan takım seti alır, sayıların 14-14 olduğu durumda seti, arka arkaya iki sayı yapan takım kazanır. Oyun beş set üzerinden oynanır; bir takım üç set kazandığında oyun biter.


Voleybol tam bir takım oyunudur: Karşı takımdan servisle ya da herhangi bir yolla gelen top file yakınma atılır (ilk vuruş), yükseğe çıkarılır (ikinci vuruş), böylece içeri­den gelen bir oyuncunun smaçıyla (üçüncü vuruş) topun fileyi aşıp karşı alana geçmesi sağlanır. Karşı takımın iki ya da üç oyuncusu, smaçı karşılamak için ellerini kaldırarak aynı anda yukarı sıçrar (blok). Başarılı olamazlarsa öbür oyuncular topu yere değmeden önce denetimlerine almaya çalışır ve bir karşı hücum başlatırlar.


Türkiye'de Voleybol


Voleybolun Türkiye'ye gelişi I. Dünya Savaşı'nın bitimine rastlar. YMCA'nın İstanbul şube müdürü olan ABD'li doktor Deaver 1919'da derneğin spor salonunda voleybol oynatmaya başladı. Burada voleybol öğrenen Selim Sırrı (Tarcan) bu sporun Erkek Mual­lim Mektebi'ne de girmesini sağladı. Böylece voleybol kısa sürede pek çok okula girdi.


1927'de Fenerbahçe Spor Kulübü beş er­kek, bir kızdan oluşan bir takımla İstanbul voleybol şampiyonu oldu. 1946'da Yunanis­tan'dan gelen bir basketbol takımındaki vo­leybolcularla bir "dostluk maçı" yapıldı. O zamanki kurallara göre üç set üzerinden oynanan bu resmi olmayan ilk milli maçı İstanbul karması 2-0 kazandı.


1952'de Kahire'ye giden voleybolcular bü­yük bir düş kırıklığına uğradılar: Oyunun pek çok kuralı değişmiş, Türk voleybolu da bu yüzden uluslararası standartların dışında kal­mıştı. Bu eksiği gidermek için çalışmalar başlatıldı. İlk resmi milli maç ertesi yıl İstan­bul'da Yugoslavya ile yapıldı ve Türkiye'nin yenilgisiyle sonuçlandı. Uzun süre Spor Oyunları Federasyonu'na bağlı olan voleybol, bağımsız bir federasyona ancak 1958'de kavu­şabildi. 1960'larda voleybola yönelik ilgi arttı. 1971'de de deplasmanlı voleybol ligi başladı. Ligin en uzun süre şampiyon olan takımı, 1975'ten sonra da dokuz yıl üst üste şampiyon olan Eczacıbaşı'dır. Aynı kulübün bayan takı­mı da 12 yıl üst üste şampiyon olarak Avrupa çapında bir rekorun sahibi olmuştur. Milli voleybol takımının uluslararası karşılaşmalar­da aldığı en iyi dereceler 1975 Akdeniz Oyunları ile 1984 Balkan Voleybol Şampiyo­nasında kazanılan üçüncülüklerdir.