Ana Sayfa Bilgi Bankası
edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ocak 2011 Perşembe

Uzakdoğu Dilleri Ve Edebiyatı,Çince,Japonca,Kore Dili,Çin Edebiyatı,Japon Edebiyatı,Kore Edebiyatı

Genellikle Uzakdoğu olarak bilinen Doğu ve Güneydoğu Asya'da konuşulan birçok dil vardır. Bunlardan en önemli üçü Çince, Japonca ve Kore dilidir.
Çince
Çin-Tibet dil ailesi içinde yer alan en önemli dil olan Çince, Güneydoğu Asya'da yaşayan çok sayıda insanın anadilidir. Çin-Tibet dil ailesi içindeki öbür diller Tibet, Birman ve Lao dilleridir.
Yazılı Çince'nin tarihi 3.500 yıldan daha öncelere kadar uzanır. Çin yazısı sesleri gös­teren harflerle değil, nesneleri ve anlamları temsil eden resimsel simgelerle yazılır. Çince bir sözcüğe bakınca, çoğu zaman onun nasıl söyleneceğini bilemezsiniz. Çince'de yaklaşık 50 bin kadar karakter olmakla birlikte, gün­lük kullanım için bunların 3.000-4.000 kadarı yeterlidir.
Çince karakterler geleneksel olarak yukarı­dan aşağıya doğru okunur. Çince yazıya sayfanın sağ üst köşesinden başlanır. Çince yazılmış bir kitabın ilk sayfası, batı ülkelerin­de yazılmış bir kitabın son sayfasıdır.
En eski karakterlerin bazıları başlangıçta doğrudan doğruya resimdi. Örneğin Q "gü­neş" anlamına gelirdi. Yazının yüzyıllarca süren evrimi sonunda 0 biçimini aldı. Baş­langıçta "Ay" anlamına gelen J), bugünkü ;olan "dağ"LİJ ; -f olan "çocuk" ^olan "el" ^ biçimini alarak değişti.
Çin yazı sistemindeki karakterler iki temel birimden türetilir: Bunlar, sayısı 214'ü bulan kökler ve okunuşa yardımcı olan sesbirimler ya da fonemlerdir. Kendileri de kök olabilen sesbirimler, sözcüklerin nasıl okunacağı konusunda ipucu verir. Sesbirim özelliği olmayan karakterlere "ilkel" denir. Bu tür karakterlerin sayısı 20 ya da 30 kadardır. Bir karakter yalnızca bir kökten bile oluşabilir. Her karakter tek hece olarak söylenir.
Çince'de çoğu zaman iki karakter, her ikisinin anlamını vermek amacıyla birleştiril­miştir. Örneğin, "ağaç" anlamına gelir, "C"da olduğu gibi iki ağaç yan yana gelince, bu "orman" demektir. "Güneş" ile "Ay" birleşince " BE" biçimini alır ve "ışık" anlamı­na gelir. Eski biçimiyle "el" f:, modernleşti­rilmiş olarak iki el M biçiminde yazıldığı zaman "arkadaş" anlamına gelir.
Konuşma dilinde, Çin halkının yaklaşık yüzde 70'i Mandarin dilini kullanır. Aslında, Mandarin dünyada en çok sayıda insanın (610 milyon) konuştuğu bir dildir. Çin'in değişik bölgelerinde birbirine benzemeyen daha bir­çok lehçe konuşulmaktadır. Çin'in kuzeyin­de, Pekin'de oturan bir kişi, güneydeki Kan- tonlu birinin konuştuğu dili anlayamaz. Bu nedenle Çinliler Mandarin dilini temel alarak yeni bir konuşma dili geliştirdiler. Bugün Çin'de okumuş herkes "ulusal dil" olan guo yu (buna aynı zamanda "ortak dil" anlamına gelen putonghua da denmektedir) dilini anla­yabilir. Konuşma dilinin böyle olmasına kar­şılık, yazı dili bütün Çin'de aynıdır.
Çince lehçelerin hiçbirinde birkaç yüz ses­ten fazlası kullanılmaz. Çinliler bu seslere daha büyük bir çeşitlilik kazandırmak için özel bir titrem (ton) sisteminden yararlanır. Bu, Türkçe'de ses tonunun çoğu zaman bir heceden öbürüne geçerken yükselip alçalması gibidir. Mandarin dili, her biri tek bir hecede olmak üzere, dört ses titremi kullanır: Düz, yükselen, alçalan-yükselen ve alçalan. Bir sözcüğün anlamını titremler kadar, o sözcük­teki ünlülerle ünsüzlerin bileşimi de belirler. Örneğin, belli bir titremle çıkarılan ma sesi "anne", başka bir titremle çıkarıldığı zaman "keten", daha başka bir titremle çıkarıldığı zaman "at mı?", dördüncü bir titremle çıkarıl­dığı zaman da "ne?" anlamına gelir.
Japonca
Japonca, Japonya'da yaşayan 122 milyon ve Japonya dışında yaşayan 1 milyon insanın konuştuğu bir dildir. Belli bir Japon lehçesini konuşanlar başka bir Japon lehçesini konu­şanları her zaman anlayamaz. Oysa ülkenin her yerinde ve okullarda öğretilen resmi Japonca'yı herkes konuşup anlayabilir.
Japonca Altay dil ailesi içinde yer alan ve en çok Kore diline yakın olan bir dildir. Ama aralarında Moğol dilleriyle Türkçe'nin de bulunduğu öbür Altay dillerinin birçoğuna benzemez.
Birçok Japonca sözcük birkaç heceden oluşur. Japonca'da toplam olarak yalnızca 100 hece vardır. Sözcükler belirgin bir vurgu olmadan söylenir. Japonca yazı dili dünyanın en karmaşık yazı sistemidir. 1.500 yıl öncesine kadar Japonca'yı yazıya dökmenin olanağı yoktu. Daha sonra, Çin'den ve Kore'den gelen Budacı keşişler bir yazı sistemi geliştir­diler. Bu sistemde kanci denen binlerce Çince karakter kullanılarak Japonca yazı dili oluştu­ruldu. Her iki dilde de "erkek", "insan" anlamına gelen karakter Çince'de rın, Japon­ca'da ise hito olarak okunuyordu. Kökeni Japonca olan ve Çin harfleriyle yazılan söz­cüklere kun sözcükleri denir. Zamanla, Ja­ponlar Çince'den yalnızca karakterleri almak­la kalmadılar, birtakım Çince sözcükler de aldılar, ama çoğu zaman bu sözcüklere yeni anlamlar yüklediler. Çince kökenli bu sözcük­lere Japonca'da on sözcükleri denir.
Japonca Çince'den çok farklı olduğu için yalnızca Çince'den alınan karakterlerle yazıl­ması olanaksızdı. Sözcüklerin bazı bölümleri, özellikle de sözcük sonlarında kanci kullanıl­mıyordu. Böylece, 8. yüzyılda Japonlar, ken­di dillerine özgü bu sözcük parçalarını ve hecelerini kanci'den yararlanarak yazabilecek­leri bir yazı sistemi geliştirdiler. Birer hece belirten bu yeni işaretlere kana deniyordu. Kana, zamanla, hirağana ve katakana denen ve her biri 50 karakter içeren, birbirine paralel iki hece sistemine dönüştü. Japonca batı dillerine göre çok daha az heceli bir dil olduğundan, sözcüklerin yazımı için yalnızca 50 harf yetiyordu.
Başlangıçta hiragana'yı kadınlar, katakana' yı ise din adamları ve resmi görevliler kulla­nıyordu. Bu ikinci gruptakiler genellikle ka­dınların bilmediği arı Çince ile de yazıyorlar­dı. Günümüzde ise hiragana genellikle bütün metinlerde, katakana ise yalnızca (televizyon anlamına gelen te - re - bi gibi) batı kökenli sözcükleri yazmak için kullanılmaktadır. Ay­rıca kana ile birlikte birçok kanci karakteri de bulunabileceğinden bir sözcükte hem kana, hem de kanci karakterleri olabilir.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra Japon yöneti­mi yazı sistemini değiştirerek sadeleştirdi. Kanci (Çin) karakterlerinin sayısı gerek res­mi, gerek günlük kullanım için 2.000'den daha aza indirildi, biçimleri de yalınlaştırıldı. Japonca'da her şey, çocukların daha ilkoku­lun ilk yıllarında öğrendikleri kana yazısı ile yazılabildiği için, kanci yazısının büsbütün bırakılmasını isteyenler de oldu. Bugün kanci gelişmesini sürdürürken, halkın okuduğu ki­taplarda olsun, ders kitaplarında olsun, kanci ile kana karışımı bir yazı kullanılmaktadır. Yalnız çocuk kitapları kana karakterleriyle basılmaktadır.
Kore Dili
Altay dil ailesinden olan Kore dilini 39 milyonu Kore Cumhuriyeti (Güney Kore), 18 milyonu ise Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti'nde (Kuzey Kore) yaşayan 57 milyon insan konuşur. Kore'nin kuzeyi ile güneyinde konuşulan dil arasında bazı farklılıklar vardır.
Kore dilinde bazı Çince sözcükler de bulu­nur ve bunlar daha önce sözünü ettiğimiz kanci karakterleriyle yazılır. Ne var ki, Ja­ponca'dan değişik olarak, Kore kökenli söz­cükler hiçbir zaman kanci karakterleriyle yazılmaz.
15. yüzyılda bugün Hangul denen, o dö­nemde ise Anmun adı verilen yerel bir fonetik yazı bulunmuştu. Bu yazı Japon yazısı gibi Çince karakterlere değil, Eski Hindistan'ın fonetik Sanskrit alfabesine dayanıyordu. Bu yazıyı uzun süre yalnızca halk kullan­dı. Saray ve ünlü yazarlar 19. yüzyılın sonları­na kadar Çin karakterlerini kullanmayı sür­dürdüler. Oysa bugün Hangutu Kuzey Kore' de herkes kullanmaktadır. Güneyde ise, Çin­ce'den alman karakterler kadar, Hangul yazı­sının kullanımı da, hoş karşılanmamakia bir­likte, hâlâ geçerlidir.
Japonlar 1910'da Kore'yi egemenlikleri al­tına aldıkları zaman, Kore dilinin konuşulma­sını ve öğretilmesini yasaklamışlardı. Ne var ki, II. Dünya Savaşı'ndan sonra Hangul yeniden canlandı. Çin yazısı ise Kore Cumhu- riyeti'nde okullarda hâlâ öğretilmektedir.
Çin Edebiyatı
Çin edebiyatının en eski örnekleri İÖ 6.yüzyıla kadar uzanır. Bunlar "Konfüçyüs klasikleri" diye bilinen yapıtların ilk örnekle­ridir. Çinli büyük düşünür ve eğitimci Kon- füçyüs'e göre sağlıklı bir öğrenim, bu yapıtlar­dan biri olan "Şarkılar Kitabı"yla (yaklaşık İÖ 1000-600) başlar. Konfüçyüsçü geleneğin temel kutsal kitabı sayılan Lun yu ("Söy­leşiler") ise Konfüçyüs'ün söyleşileri sırasında öğrencilerinin tuttuğu notlar ile günlüklerinin toplamıdır. Bu derleme Konfüçyüs'ün kişiliği ve eğitim yöntemi konusunda aydınlatıcı bir belgedir. Konfüçyüs'ün izleyicilerinden biri olan eğitimci Mengzi'nin seçilmiş sözleriyle yaşamını içeren derleme ise yetkin bir düzyazı örneğidir.
Klasik dönemde dinsel önem taşıyan yapıt­lar vermiş, ama Konfüçyüs'ün öğretisine karşı çıkmış üç yazar daha vardır. Laozi'nin yazdığı ve doğal yaşamla ilgili kısa denemelerden oluşan Yüce Aklın Erdemi, daha sonra Laozi' nin öğretisine dayanan Taoculuk'un temel kitabı olarak kullanılmıştır. Zhuangzi ise an­cak yetkin bir insanın özgür olabileceğine inandığı için yapıtlarında böyle bir insan arayışı içinde olmuştur. Genellikle Çin'in en büyük dinsel yazarı sayılan Mozu savaşa karşı yazılarıyla tanınır.
İS 4. yüzyılda Avrupa'da ortaçağ başlar­ken, doğuda Çin edebiyatı altın çağına girdi. Bu dönemdeki büyük yazarların çoğu şairdi. Değişik sanat anlayışları olan ve farklı anla­tım biçimlerini benimseyen bu şairlerin işle­dikleri konular doğadan şaraba, kuzeyin sa­vaş türkülerinden güneyin aşk türkülerine uzanan bir çeşitlilik gösteriyordu. Tao Qian halktan biri gibi davranmaya ve yazmaya önem veren bir şairdi. Doğayla ilgili duyarlı şiirler yazdı. Wang Wei hem şair, hem de ressam ve müzisyendi. Şiirlerinde her zaman resim öğeleri bulunan bu sanatçının resimle­rinde de şiirsel öğeler bulunduğu söylenir. İnsanlardan uzak yaşamayı yeğleyen Li Bo en güzel şiirlerini şarap ve özgür bir yaşam tutkusuyla yazdı.
Du Fu şiirlerinde savaşın, haksızlığın ve açlığın acılarını dile getirdi. Bu yüzden kendi­si toplumsal duyarlılığı olan ilk şair olarak anılır. Yalın halk diliyle yazmayı deneyen ilk önemli Çin şairi ise Bo Juyi'dir. Çin şiirinin aşın bir biçimselliğe kapıldığı dönemde ona yeni bir canlılık kazandıran şair ise Su Dong- po oldu.
Çinliler öykü türünde de yapıtlar verdiler. İS 8. yüzyıla kadar uzanan halk öykülerinin varlığına karşın, öykü ve roman ancak Ming hanedanı (1368-1644) zamanında olgunluğa erişti. Çin edebiyatının belki de ilk gerçek romanı bir eyaleti haraca kesen azılı bir haydutun öyküsüdür. Bu romanı 14. yüzyıl ortalarında pek çok romanın yazarı olan Lo Guanzhong'un yazdığı sanılıyorsa da, o dö­nemde Çin'de çoğu kitaplar adsız olarak yayımlandığı için yazarının kim olduğu kesin olarak bilinmemektedir.
16. yüzyılın başlarında Wu Chengen'in Maymun olarak da adlandırılan Batıya Yolcu­luk romanı yayımlandı. Bu yapıtta becerikli ve kurnaz bir maymunun başından geçen olağanüstü serüvenler anlatılıyordu. 17. yüz­yılda Feng Menglong'un derlediği halk masal­ları büyük ilgi gördü ve geniş yankı uyandırdı. 1792'de ilk eksiksiz basımı yapılan, Cao Zhan' ın Kırmızı Odanın Düşü adlı romanı bugün de en büyük Çin romanı sayılır. Konuşma diline yakın bir dilde yazılmış olan ve büyük bir ailenin çöküşünü anlatan bu roman bir özyaşamöyküsü niteliğindeydi.
  1. yüzyılda hem düzyazıda, hem de şiirde önemli bir gerileme görülür. Bu dönemde yazılanlar eski biçimlerin kötü kopyalarından öteye geçemedi. 19. yüzyılda batı edebiyatın­dan ilk çeviriler yapılmaya başlandı.
  2. yüzyılın başlarında konuşma dili ile yazı dili arasındaki ayrımı ortadan kaldırıcı giri­şimler oldu. 1921'de hükümet okullarda ulu­sal dil olarak konuşma dilinin kullanılmasına karar verdi. 1937'deki Japon işgali Çinli yazarların ulusal direniş konularına ağırlık vermelerine yol açtı. 1949'da Çin Komünist Partisi iktidara geldikten sonra da, yazarların görevinin halkın bilinç düzeyini yükseltmek olduğu öne sürülerek toplumsal içerikli yapıt­lar yayımlandı. 1970'lerden sonra yeniden batı dillerinden çeviriler yapıldı ve eski yapıt­lar yeniden yayımlandı.
Japon Edebiyatı
Japonya'ya yazının geç girmesinden dolayı, Japon yazarlar, başlangıçta Çince yazıyorlar­dı. Japon edebiyatının ilk önemli yapıtları ÎS 8. yüzyılda ortaya çıktı. Bunlardan Kociki ("Eski Konular Derlemesi") ile Nihon şoki ("Japonya Vakayinameleri") tarih ve mitoloji derlemeleriydi. Her iki yapıtın da çoğu Çince, bazı bölümleri Çince-Japonca karışımı bir dille yazılmıştır. İlk şiir antolojisi ise 4.500'den fazla şiirden oluşan Manyoşu'dur ("On Bin Yaprak Derlemesi"). 759'dan sonra derlendiği sanılan bu yapıt Eski Japon şairle­rinin en önemlilerinin yapıtlarını içeriyordu. Bu derlemenin özelliklerinden biri de antolo­jide saray dışındaki pek çok şairin yapıtlarının yer almasıdır. Şiir Japon kültürünün en önemli öğelerinden biridir. Önemli olaylar genellikle hep şiirle dile getirilir. Ayrıca her yıl şiir yarışmaları düzenlenir.
8.-12. yüzyıllar Japon edebiyatının klasik dönemi olarak bilinir. 9. yüzyılda kana adı verilen karakterlerin kullanılmasıyla Çin yazı sistemi Japonca'ya daha uygun bir yazı haline getirildi. Öykü ve roman türünün büyük çağının başladığı 10. yüzyılda, ilk roman örneği olarak, 8 cm boyunda sevimli bir kızın başından geçenleri anlatan Bambu Budayıcı- sının Öyküsü'nü anmak gerekir.
Şairlerin kurallara çok bağlı oldukları bu dönemde dil ve üslupta kusursuzluk içerikten daha önemliydi. 10. yüzyılın önemli şairleri arasında Ono Komaçi, İse Hanım ve Arivara Narihira gibi saray kadınları da vardı. Başlıca konu aşktı; en çok da ayrılık acısı gibi kederli konulara yer veriliyordu. Gene aynı yüzyılda günlük ve öyküler yazıldı. Günlük yazarları­nın çoğu soylu kadınlardı.
Bunlar arasında iki önemli kadın yazarın yapıtlarını özellikle belirtmek gerekir: Sei Şo- nagun'un (966-1013) günlük türünde yazdığı Başucu Notları ile Murasaki Şikibu'nun (978- 1014) yazdığı ve Japon edebiyatının en önemli romanı sayılan Genci Öyküsü (1010).
1250'ye doğru, yazarı bilinmeyen Helke'nin Öyküsü yazıldı. Bu epik roman 12. yüzyılda Japonya'daki iç savaşı anlatıyordu. Daha son­raki birkaç yüzyıl süresince ülkedeki karışık­lıklar yüzünden önemli edebiyat yapıtları or­taya çıkmadı.
Japon edebiyatındaki bir sonraki gelişme klasik no tiyatrosunun, bunraku denen kukla oyunlarının ve kabuki denen halk tiyatrosu­nun ortaya çıkmasıydı. Japonya'nın en büyük oyun yazarlarından biri Çikamatsu Monzaemon'du (1653-1725). Daha çok kukla tiyatro­su için oyun yazan bu sanatçının oyunları sık sık kabuki gösterileri için de uyarlanıyordu.
İmparatorlukta birliğin sağlandığı ve savaş­ların son bulduğu Tokugava döneminde (1603-1867) edebiyatta gelenekçi eğilimler güçlendi. Konfüçyüsçü düşünceler yüceltildi. 17. yüzyılın başlarında haiku denen 17 heceli, üç dizeli yeni bir şiir türü ortaya çıktı. Bu tü­rün en büyük şairi, binlerce haiku yazmış olan ve birçoklarınca Japonya'nın en yetkin şairi sayılan Matsuo Başo'ydu (1644-94). Başo şiir­lerinde basit imgeler aracılığıyla evrensel ko­nuları işlemekte çok başarılıydı. Tokugava dönemi aynı zamanda "geyşa" adı verilen gü­zel Japon kızlarının hizmet ettiği "eğlence ev­lerinin arttığı bir dönem oldu ve bu edebiyat­ta da yansımasını buldu. Bu evlerdeki yaşantı­yı dile getiren yapıtlar ortaya çıktı. Bu yapıt­larda gelenekçilikten çok yeniliklere, ölüm­süzlükten çok geçici olana önem veriliyordu. Tokugava döneminin ikinci yarısında şair ve romancı İhara Saikaku aşk ve para ile ilgili serüvenlerin yer aldığı romanlar yazdı. Bu ro­manlar okurlar arasında büyük ilgi gördü.
1858'den başlayarak Japonya gezginlerin ve batı kaynaklı düşüncelerin etkisine açıldı. Bu olay Japon şiirinde ve düzyazısında birçok de­ğişikliğe yol açtı. 20. yüzyılın ilk yarısında Emile Zola'nm etkisiyle Doğalcı edebiyat ürünleri ortaya çıktı. Bunun dışında tarihsel, toplumsal, mizahi yapıtlar yayımlandı. II. Dünya Savaşı ise daha başka yenilikler getir­di. Yeni yazarlar hem batı, hem de geleneksel Japon biçimlerini kullandılar.
Eski Japon edebiyatını çağdaş bir tarzda yansıtan Kavabata Yasunari (1899-1972), 1968'de aldığı Nobel Edebiyat Ödülü'yle Ja­pon edebiyatının evrenselliğini kanıtladı. Karlar Ülkesi (1948), Kiyoto (1962) gibi yapıt­larında ölüm, doğa ve insanı işledi. Yalnız kendi ülkesinde değil, batıda da en çok oku­nan Japon yazar ise Mişima Yukio'dur (1925- 70). Bir Maskenin İtirafları (1949) en önemli romanlarından sayılır. Akutagava Ryunosuke (1892-1927), İbuse Masuci (doğumu 1898), Tanizaki Cuniçiro (1886-1965) da Japonya' nın önde gelen roman yazarlarıdır. Abe Ko- bo (doğumu 1924) bireyin yanlızlığını vurgu­layan oyunlar ve romanlar yazdı. 1962'de ya­yımlanan Kum Tepeciğindeki Kadın adlı ro­manının filme uyarlanmasıyla uluslararası ün kazandı.
Kore Edebiyatı
İÖ 57 öncesinde, kabile döneminde Kore'de sanat toplumsal bir etkinlikti. İnsanlar doğay­la iç içe oldukları için toplu olarak şiir ve şarkı söyler, dans ederlerdi. Bundan sonra gelen üç krallık döneminden birincisi sırasında (ÎÖ 57- İS 935) Kore kültürü Çin'in etkisi altına girdi. Yapıtların çoğu, özellikle şiir Çince olarak ya­zılıyordu. Çin kültürüyle birlikte gelecekteki yaşamı konu alan Budacı düşünce de Kore'ye egemen oldu. Gene bu dönemde daha önce kuşaktan kuşağa anlatılmış olan efsaneler, kahramanlık öyküleri, hayvan masalları yazı­ya döküldü. 935-1392 döneminde ise yerel tanrılar ve Buda için düzenlenen şenliklerde okunan yeni bir şiir türü ortaya çıktı. Kore Savaşı'ndan (1950-53) sonra ülkenin bölün­mesi edebiyatın gelişmesini büyük ölçüde et­kiledi.

29 Aralık 2010 Çarşamba

Edebiyat,Türk Edebiyatı,İslamlık'tan Önceki Türk Edebiyatı,İslam Uygarlığı Etkisinde Gelişen Türk Edebiyatı,Batı Uygarlığı Etkisinde Gelişen Türk Edebiyatı ?

Türkler'in tarih boyunca oluşturdukları sözlü ve yazılı edebiyat gelene­ğini ve bu geleneğin ürünlerini içerir. Türk edebiyatı tarihsel gelişimi içinde üç ana bö­lümde incelenmektedir: İslamlık'tan önceki Türk edebiyatı, İslam uygarlığı etkisinde geli­şen Türk edebiyatı, batı uygarlığı etkisinde gelişen Türk edebiyatı. Bu sınıflandırma Türkler'in girdikleri din ve kültür çevrelerinin belirleyici etkisi göz önüne alınarak yapıl­mıştır.

İslamlık'tan Önceki Türk Edebiyatı
Tarih araştırmalarına göre Türkler'in anayur­du Orta Asya'dır. Türkler'in Orta Asya'daki kültür ürünlerinin tümü bugüne gelebilmiş değildir. îlk Türkçe yazılı belgelerin 6. yüzyıl­dan kaldığını göz önüne alırsak bu dönem edebiyatı ile ilgili temel belgelerin elde olma­dığı söylenebilir.
Sözlü Gelenek. Kaşgarlı Mahmud'un 11. yüzyılda yazdığı Divanü Lügati't-Türk (Türk Dilleri Sözlüğü) adlı kitabında dönemin sözlü ürünleri de yazılı olarak yer alıyordu. Sözlü edebiyat geleneğinde şiir önde geliyordu. Kam, baksı, ozan, şaman adı verilen ilk şairler kopuz denen telli bir çalgı eşliğinde şiirlerini seslendiriyorlardı. Aprınçur Tigin, Çuçu, Kül Tarkan, Çısuya Tutung, Asıg Tutung, Sungku Seli ve Kalım Keyşi yapıtla­rından örnekler bulunan ilk şairler arasında­dır. Bu şairler dörtlük düzeninde ve hece ölçüsüyle yazdıkları şiirlerinde sevgi, kahra­manlık, din gibi çeşitli konuları işlemişlerdir. Yazdıkları şiirleri adlandırırken koşug, kojan, takşut, ır (yır) şlok, kavi, başık gibi adları kullanmışlardır. "Koşuk"lar sevgi, doğa gü­zellikleri gibi konuları; "sagu"lar ölen bir kimsenin ardından duyulan acıyı, onun yiğit­liklerini anlatırdı. "Destan"lar ise, hemen her ülkede olduğu gibi, toplumu çok yakından ilgilendiren, toplumsal bilinçte yer etmiş olay­larla ilişkiliydi. "Sav"lar (atasözleri) da sözlü gelenek içinde önemli bir yer tutar. Kaşgarlı' nın sözlüğündeki bazı atasözleri bugün bile Türkiye Türkleri arasında yaşamaktadır.
Yazılı Gelenek. İlk Türkçe yazılı belgeler 6. yüzyıldan kalan Yenisey ve 8. yüzyıldan kalan Orhun yazıtlarıdır. Özellikle, anı-söylev tü­ründe yazılmış olan Orhun Yazıtları, Türk dünyasının toplumsal yaşamı, kültür ve sanatı konusunda çeşitli yönlerden zengin bilgilerle doludur. Uygur Türkleri'nden kalma yazılı ürünler arasında da Altun Yaruk (Altın Işık) adını taşıyan ve Budacılık'ın kutsal kitabının çevirisi olan yapıt vardır. Uygur edebiyatında çeviriler ağırlıktaydı, dinsel içerik önemli bir yer tutuyordu. Bu alanda Çeştani Bey, Kutsal Tavşan, Maymunlar Beyi, Prens Kalyanam kara ve Papamkara hikâyeleri özellikle anıla­bilir.

İslam Uygarlığı Etkisinde Gelişen Türk Edebiyatı
Karahanlı Hükümdarı Satuk Buğra Han'ın 10. yüzyılın ortalarında İslam dinini benimse­mesinden sonra Türk dünyası yeni bir uygar­lık çevresine girmeye başladı. Batıya göç eden Türk boyları bu uygarlığın etkilerini edebiyat dünyasına da taşıdılar. Kaşgarlı Mahmud Divanü Lügati't-Türk'ü Araplar'a Türkçe öğ­retmek amacıyla hazırladı. Yusuf Has Hacib İslam ilkelerine dayalı bir devlet felsefesini Kutadgu Bilig (11. yüzyıl) adlı yapıtında işledi. Ali Şir Nevai, Çağatayca'yı zengin bir kültür ve sanat dili olarak geliştirdi. Anadolu' ya gelen Türk boyları da Anadolu'da yeni bir edebiyat geleneğinin oluşmasında büyük rol oynadılar. Anadolu'da ilk örneklerini 13. yüzyıldan başlayarak gördüğümüz bu edebi­yat geleneği iki alanda gelişmiştir: Divan edebiyatı, halk edebiyatı.
Divan Edebiyatı. Osmanlılar'da özellikle medresede yetişen aydınların Arap ve daha çok da Fars edebiyatını örnek alarak geliştir­dikleri edebiyat geleneği genel olarak "Divan edebiyatı" adıyla anılmaktadır. Buna "zümre edebiyatı" "ümmet çağı Türk edebiyatı" adını verenler de vardır. Divan edebiyatının kuruluş döneminde (13.- 15. yüzyıl) Farsça çeviriler çoğunluktadır. İlk şairler (Ahmed-i Dâi, Kadı Burhaneddin, Şeyhi) çoğunlukla dinsel şiirler yazmışlardır. Geçiş döneminde (15.-16. yüzyıl) saray ve çevresi bu tür edebiyatı özellikle desteklemiş, şiirin yanı sıra düzyazı örnekleri de ortaya konmuştur (Ahmed Paşa, Necati, Mercimek , Âşıkpaşazade, Sinan Paşa gibi). Di­van edebiyatının olgunluk döneminde (16.- 18. yüzyıl) etkilenme ve esinlenme aşamasın­dan özgün yaratı aşamasına geldiğini gözlüyo­ruz. Klasik biçimlere yerli içerikler kazandı­rılmaya çalışılmış, bu arada yeni akımlar, özellikle "Sebk-i Hindi" denen yeni bir şiir tarzı denenmiştir (Fuzuli, Bâkî, Bağdatlı Ruhi, Nabî, Nef i, Nedim, Şeyh Galib, Evliya Çelebi, Kâtip Çelebi, Naima, Veysi, Nergisi).
18.-19. yüzyıllarda Türk toplumunun yeni bir uygarlık çevresine girmeye başladığını görüyoruz. Özellikle 19. yüzyılda Osmanlı toplumu batıya açılır, batı kültür ve sanatın­dan bazı biçim ve anlayışlar Türk toplumuna tanıtılır ve edebiyat ürünlerinin içeriğinde toplumsal konular yer almaya başlarken Di­van edebiyatı bu alanda yetersiz kaldı. Bir anlamda yavaş yavaş kendi sonunu hazırladı. Enderunlu Vasıf, İzzet Molla, Leskofçalı Galib, Hersekli Arif Hikmet, Yenişehirli Avni, Leyla Hanım gibi şairler Divan edebi­yatı geleneğinin son temsilcileri oldular.
Divan edebiyatı şiir ve düzyazı alanındaki ürünleriyle (medhiye, hicviye, mersiye, tezki­re, mesnevi, gazavatname, şehrengiz, mevlit, seyahatname gibi) özgün bir edebiyat geleneğidir. Biçim ve içerik bakımından özellikle Fars edebiyatından esinlenmişse de, temel sanat anlayışı olan "hüner ve marifet göster­me" sayesinde değişik ve yeni mazmunlar, zengin söz sanatları kullanarak oldukça öz­gün, kişilikli bir edebiyat geleneği oluşmuştur denilebilir. Şiirde gele­nekçilik ve kuralcılık ister istemez sanatçıları titiz şiir işçisi olmaya götürmüştür. Divan nesri "sade düzyazı" ve "süslü düzyazı" olmak üzere iki kolda gelişmiştir. Özellikle halk için yazılan din, tasavvuf, tarih konulu kitaplarda sade düzyazı, aydınlar ve bilim adamları için yazılan kitaplarda ise süslü düzyazı tercih edilmiştir. Seçkinci bir edebiyat olan Divan edebiyatının dili de Türkçe, Arapça, Farsça' dan oluşan yapay ama seçkinci bir dildi.
Halk Edebiyatı. Yaratıcıları belli olmayan ya da bilinemeyen halk hikâyeleri, türküler, mâniler, atasözleri, bilmeceler, seyirlik köy oyunları halk edebiyatının bir bölümünü oluş­turur. Tekke edebiyatı (13.-16. yüzyıl), halk edebiyatının dinsel içerikli biçimidir. Tasav­vufun dinden farklı olan geniş hoşgörüsü ve yorum biçimi zengin bir edebiyat geleneğinin oluşmasında başlı başına bir etmen olmuştur.Tekke şiirleri ilahi, nefes gibi özel bestelerle okunurdu. Tekke edebiyatı dili yer yer Arap­ça ve Farsça sözcükler içerse de kolay anlaşı­labilir bir nitelikteydi. Dörtlük nazım birimi ve hece ölçüsü sonuna kadar kullanılmıştır. Bu edebiyatın en önemli temsilcileri Yunus Emre, Nesimi, Kaygusuz Abdal, Hacı Bay­ram Veli, Hatayi, Pir Sultan Abdal'dır. Halk edebiyatının bir başka alanını oluşturan âşık edebiyatı, 16. yüzyıldan günümüze kadar sü­ren dönemi içerir. Âşık da denen halk ozanla­rı genellikle sazlarıyla Anadolu'yu dolaşarak hem bir geleneği oluşturmuşlar, hem de yaşama savaşı vermişlerdir. Karacaoğlan, Âşık Ömer, Gevheri, Dertli, Dadaloğlu, Er­zurumlu Emrah, Bayburtlu Zihni, Ruhsati, Sümmani, Âşık Veysel, Ali İzzet Özkan bunlara örnek olarak verilebilir.
Halk edebiyatı sevgi, doğa, gurbet, yiğitlik, baskı gibi toplumun çok yakından bildiği, yaşadığı konular üzerine temellendirilmiştir. Din ve tasavvuf konuları da ayrı bir dal olarak gelişmiştir. Nazım biçimi dörtlük, ölçü hece­dir. Koşma ve mâni tipi nazım biçimleri kullanılmıştır. Bu nazım biçimleri kendilerine özgü ezgileriyle destan, semai, varsağı, ilahi, türkü gibi farklı adlar da alırlar. Anadolu'da gelişen halk Türkçe'sinin kullanıldığı halk edebiyatı yalındır ve anlatımda özentiye kaçıl- mamıştır. Somut güzel ve güzellikler anlatıl­mıştır.

Batı Uygarlığı Etkisinde Gelişen Türk Edebiyatı
Türk (Osmanlı) toplumunda 18. yüzyıldan sonra batı uygarlığı çevresine girme yolunda çalışmalar yapılmıştır. Askerlik ve siyaset alanındaki gelişmeler bir süre sonra edebiyat yaşamında da etkisini göstermeye başladı. Özellikle batıyı gören ve yakından tanıma olanağını bulan edebiyatçılar yeni bir edebi­yatın ilk habercileri oldular. Batı uygarlığı etkisinde gelişen Türk edebiyatının başlangıcı olarak Tercüman-ı Ahval (1860) gazetesinin çıkışı kabul edilmektedir. Çünkü bu gazete resmi ya da yarı resmi bir yayın organı değil, özel girişimle çıkartılan ilk Türk gazetesiydi. Böylece başladığı kabul edilen bu yeni dönem şu alt dönemlerde incelenmektedir: Tanzimat dönemi, Servet-i Fünun dönemi, Fecr-i Âtidönemi, Milli edebiyat dönemi, Cumhuriyet ve sonrası.
Tanzimat Edebiyatı (1860-96). Batı edebi­yatından yapılan çevirilerin belirleyici olduğu bu dönemde yeni bir edebiyat geleneği de oluşmaya başladı. Birinci kuşak edebiyatçıları sayılan Namık Kemal, Şinasi, Ahmed Mid- hat, Ziya Paşa edebiyatı toplumun hizmetin­de gördüler, bir eğitim aracı olarak kullandı­lar. İkinci kuşak olarak kabul edilen Recaiza- de Mahmud Ekrem, Samipaşazade Sezai, Nabizade Nâzım, Abdülhak Hamid ise "sanat sanat içindir" ilkesini güttüler. Tanzimat şiiri­nin biçimi çok değişmediyse de, içeriği hayli değişmişti. Özgürlük, uygarlık, yasa, adalet gibi toplumsal kavramlar ilk kez bu dönemde gündeme geldi. Tanzimat romancıları da ko­nularını batılı örnekleri gibi toplumsal konu­lardan, sorunlardan almışlardır. Bazı roman­cılar Romantizm'in, bazıları da Gerçekçilik Akımı'nın ilkelerini benimsemiştir. Tiyatro türü de roman, hikâye gibi bu dönemde batıdan alınmıştır. Ahmed Vefik Paşa'nın Moliere'den yaptığı çeviri ve uyarlamalar Tanzimat tiyatrosunun oluşumunda önemli bir rol oynamıştır.
Servet-i Fünun Edebiyatı (1896-1901). Servet-i Fünuncular'ın bir topluluk haline gelme­lerinde Recaizade Mahmud Ekrem'in büyük rolü olmuştur. Servet-i Fünuncular da Tanzi­mat yazarları gibi Türk toplumunun batılılaş­ma yoluyla kalkınabileceğine inandıkları için, batının bilim ve sanatında gördükleri yenilik­leri getirip bu yolda denemeler yapmaya çalışmışlardır. Servet-i Fünun edebiyatı ya da öbür adıyla Edebiyat-ı Cedide de Tanzimatçı­lar gibi pek çok yönlerden eleştirilmiştir. Servet-i Fünun şiirinde Parnasse (Parnas) ve Sembolizm akımlarının etkileri görülür. "Sa­nat sanat içindir" ilkesini benimseyen Servet-i Fünuncular seçkinlere özgü bir edebiyat oluş­turmuşlardır. Şiirde batı şiirine özgü duyuş ve anlayışları dile getirirken o güne kadar dilde bulunmayan Arapça ve Farsça sözcükleri kullanmaktan kaçınmamışlardır. Türk romanı Servet-i Fünun döneminde gerçek kimliğine kavuşmuştur. Bu dönem romanları teknik yönden oldukça kusursuzdur, toplumsal ko­nular işlenirken bireyin psikolojik derinlikle­rine de inilmiştir. Çünkü romanda Gerçekçi­lik (Realizm) Akımı'nın etkileri apaçık gö­rünmektedir. Servet-i Fünun şiirini Tevfik Fikret, Cenab Şahabeddin, romanını da Halid Ziya (Uşaklıgil), Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit (Yalçın), Ahmed Hikmet (Müftüoğlu),' Safveti Ziya temsil etmektedirler.
Fecr-iÂti Edebiyatı (1908-11). 1901 ile 1908 arasında II. Abdülhamid'in sansürü yeni bir edebiyatın filizlenmesine olanak vermemişti. II. Meşrutiyet'le birlikte edebiyat dünyasında bir canlılık belirdi. Bir bildiri ile kendilerini kamuoyuna tanıtan Fecr-i Aticiler edebiyatın önemini ve ciddiyetini halka anlatmayı, sanat ve edebiyatın duyguların eğitimine yardımcı olduğu görüşünü ilke edinmişlerdir. Onlara göre "sanat kişisel ve saygındır". Çok kısa ömürlü olan Fecr-i Âti döneminin başlıca tem­silcileri olarak Ahmed Haşim, Emin Bülent (Serdaroğlu), Hamdullah Suphi (Tannöver), Şahabeddin Süleyman, İzzet Melih (Devrim), Ali Canip (Yöntem), Faik Ali (Ozansoy),
Fazıl Ahmet (Aykaç), Mehmet Behçet (Ya­zar), Köprülüzade Mehmed Fuad (Fuad Köp­rülü), Müfid Ratib, Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) özellikle anılabilir.
Milli Edebiyat (1911-23). Milli edebiyat ile milliyetçilik akımı arasında sıkı bir bağ vardır. Ömer Seyfettin ve arkadaşlarının Selanik'te Genç Kalemler dergisinde başlattığı "Yeni Lisan" anlayışı, yeni bir edebiyatın doğması­na neden oldu. Böylece milliyetçilik eğilimi edebiyata da yansımış oldu. Genç Kalemler dergisinin dilin Arapça ve Farsça'nın yoğun etkisinden kurtulması yolundaki çabaları her şeyden önce yazı dili ile konuşma dili arasın­daki ikiliği ortadan kaldırmaya yönelikti ve ulusal bir edebiyat yaratılması için bu işlem zorunluydu. Ziya Gökalp'in çalışmalarıyla Türkçülük Akımı'nın da temelini oluşturan bu görüşler toplumda büyük ilgi ve yankı uyan­dırdı. "Hecenin Beş Şairi" ya da "Beş Hececi­ler" kişisel gözlem ve izlenimlere dayanarak yurt sorunlarını, güzelliklerini, sevgisini, kahra­manlık duygularını dile getirdiler, çeşitli halk edebiyatı motiflerinden yararlandılar. Şiir di­linin ulusallaşmasına büyük katkıları oldu. Aruzdan hiç ödün vermeyen Mehmet Akif Ersoy, şiiriyle toplumun hizmetinde olduğunu göstermiştir. Yahya Kemal ile Yakup Kadri, Eski Yunan edebiyatını örnek aldıkları, "Nev-Yunanilik" diye adlandırılan bir akımı denediler, ama bu uzun soluklu olmadı.
Milli edebiyat romancıları ilk kez istanbul dışındaki mekânlara, konulara açıldılar; milli­yetçilik siyasal bir ideoloji olarak romana girdi. Kurtuluş Savaşı'nın bazı görüntüleri romanlaştırıldı (Halide Edip, Yakup Kadri, Refik Halit, Ömer Seyfettin, Reşat Nuri). Özellikle İttihat ve Terakki Fırkası tiyatro etkinliklerini yakından desteklemiştir. Sahne­ye çıkan ilk Türk kadını olan Afife Jale bu dönemin sonlarında yetişmiştir. İstanbul Be­lediye Başkanı Cemil (Topuzlu) Paşa'nın öncülüğünde Darülbedayi-i Osmani kurul­muş, yerli ve yabancı yazarların oyunları sahneye konmuş, tiyatro oyuncusu yetiştiril­mesine önem verilmiş, sahnelerde yerli yazar­ların yapıtlarına öncelik tanınmıştır.
Edebiyat eleştirisi ve tarihi türünde de Köp­rülüzade Mehmed Fuad'ın öncü çalışmaları özellikle anılmalıdır.
Cumhuriyet ve Sonrası (1923'ten bugüne). Kurtuluş Savaşı'nın başarıyla sonuçlanmasın­dan sonra Türkiye'de yeni bir devlet kurul­muş, laik, çağdaş, batılı nitelikte yeni bir top­lum yaratılması çabalarına yönelinmişti. Bu dönemde edebiyata da büyük görevler düşü­yordu. Milli edebiyat döneminde ortaya çıkan milliyetçi eğilimler giderek "mektepten mem­lekete" anlayışına yönelmiş, Beş Hececiler'i 1928'lerde "Yedi Meşaleciler" izlemiştir: Ke­nan Hulusi (Koray), Ziya Osman (Saba), Ya­şar Nabi (Nayır), Cevdet Kudret, Muammer Lütfi (Bahşi), Sabri Esat (Siyavuşgil), Vasfi Mahir (Kocatürk).
Cumhuriyet şiirine büyük soluk kazandıran şairlerin başında Nâzım Hikmet gelmektedir. Toplumcu-gerçekçi şiirin öncüsü olan Nâzım, biçim ve içerik yönünden getirdiği yeniliklerle kendisinden sonra gelen birçok şairin esin kaynağı olmuştur. 1940'larda Orhan Veli Ka­nık, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rifat'ın başlattığı Garip Akımı özellikle gelenekçi şii­re bir başkaldırı niteliği taşıyordu. Çağdaş ba­tılı ozanlara, özellikle de Gerçeküstücüler'e eğilim gösteren Garipçiler ölçüsüz, uyaksız, söz ve anlam sanatlarından olabildiğince arın­dırılmış, yeni bir şiir anlayışı geliştirmişlerdir. Bu akım büyük tepkiyle karşılaşmış, ama Türk şiirinin yeni boyutlar kazanmasına yar­dımcı olmuştur. Özellikle 1950-60 yılları ara­sındaki Demokrat Parti iktidarının baskıcı yö­netiminin etkisiyle "kapalı şiir"e yönelen ve İkinci Yeni (Garipçiler'e Birinci Yeni de de­niyordu) adıyla adlandırılan şiir akımında öz­gür çağrışım yöntemi kullanılmış, soyutlama­ya aşırı ölçüde başvurulmuş, dilin yapısını zorlayan ve bozan denemelere girişilmiştir. Ama birçok şair de bu akımlardan hiçbirine katılmamış; bazıları bireyin günlük yaşamın­daki inişli çıkışlı dramını (Behçet Necatigil); bazıları Anadolu insanının her tür koşula ye­nik düşen, çileli yaşamını şiire yansıtmasını bilmiş (Cahit Külebi); bazıları bütün insanlık sorunlarını ele almış (Fazıl Hüsnü Dağlarca); bazıları eski şiirin ses ve söyleyiş zenginliğin­den esinlenerek çağdaş sorunları irdeleyen (zaman, yaşama sevinci) şiire yönelmiş; bazı­ları güncelin şiirinin peşine düşmüş; bazıları da şiiri salt bir ses, seslerle kurulan yepyeni bir uyum, düzen olarak algılamıştır. Ahmet Arif, Sabahattin Kudret Aksal, Mehmet Ba­şaran, Ataol Behramoğlu, Cemal Süreya, Metin Eloğlu, Bedri Rahmi Eyuboğlu, Hasan Hüseyin (Korkmazgil), Sezai Karakoç, Necip Fazıl Kısakürek, Hilmi Yavuz, Can Yücel bu dönem şiirinin önde gelen şairleridir.
Cumhuriyet dönemi romanı da, şiiri gibi öncelikle Anadolu insanına, onun yüzyıllarca önemsenmemiş yaşamına, gerçeklerine yö­nelmiştir. Özellikle Anadolu'yu görme, ya­kından inceleme olanağını bulan, çeşitli ne­denlerle Anadolu'da yaşayan roman ve öykü­cüler gerçekçi gözlemlerini yeniden kurgula­yarak kaleme almışlardır. Türkiye'nin geçir­diği siyasal, toplumsal ve kültürel değişimi bir ırmak roman çerçevesine oturtan ürünler de bu dönemde ortaya çıkmıştır. Özellikle köy enstitülü yazarların oluşturdukları "köy ro­manı" geleneğinin bazı abartmalı yaklaşımla­rına karşın, köyün kentli insana tanıtılmasın­da büyük payı vardır. Yazarların İstanbul dı­şından da yetişmeleri Türk edebiyatının çeşit­lenmesinde en önemli etkenlerden biridir. Anadolu'nun hemen her bölgesi, geleneği, in­san tipleri, dünya görüşleri, kaygıları, düşün­celeri, özlemleri bu yapıtlar aracılığıyla tanı­tılmıştır. Türkiye'nin geçirdiği bazı askeri ve siyasal değişmeler roman ve öyküye de yansı­makta gecikmedi. Son dönemlerde yabancı­laşma, aydınların edilginliği, bunalımı, kent­leşme olgusunun yarattığı bunalımlar, yurtdı­şına giden insanlarımızın yaşantıları, cinsellik gibi pek çok konu ya klasik öykü ve roman tekniğine ya da batıda görülen yeni roman tekniklerine (sözgelimi bilinç akışı yöntemi) uygun olarak işlenmektedir. Cumhuriyet dö­nemi öykü ve romanında Hüseyin Rahmi Gürpınar, Memduh Şevket Esendal, Abdülhak Şinasi Hisar, Halide Edip Adıvar, Halikarnas Balıkçısı, Refik Halit Karay, Pçyami Safa, Ahmet Hamdi Tanpınar, Sabahattin Ali, Sait Faik Abasıyanık, Kemal Tahir, Or­han Kemal, Yaşar Kemal, Tarık Buğra, Aziz Nesin, Necati Cumalı, Oktay Akbal, Attilâ İlhan, Fakir Bay kurt, Talip Apaydın, Tahsin Yücel, Tarık Dursun K., Oğuz Atay, Adalet Ağaoğlu, Çetin Alt an, Selim İleri, Pınar Kür, Sevgi Soysal, Ayla Kutlu, Orhan Pamuk ve Mehmet Eroğlu anılabilir.
Cumhuriyet yönetimi tiyatro etkinliklerine de büyük önem vermiştir. Devlet Tiyatroları ve Şehir Tiyatrolarının yanı sıra özel tiyatro­lar da cumhuriyet sonrası tiyatrosunun oluştu­rulmasında etkin rol oynamışlardır (Kent Oyuncuları, Gülriz Sururi Engin Cezzar, An­kara Sanat Tiyatrosu, Ulvi Uraz Topluluğu, Devekuşu Kabare, Dormen Tiyatrosu, Dost­lar Tiyatrosu). Bu dönem tiyatrolarında top­lumsal ulusal konular, savaşın ahlak anlayı­şında yarattığı yozlaşma, köylü-ağa çekişme­si, işçi-işveren çatışması, yabancılaşma gibi pek çok konuya yer verilmiştir. Nâzım Hik­met, Ahmet Kutsi Tecer, Necip Fazıl Kısakürek, Melih Cevdet Anday, Haldun Taner, Or­han Asena, Turgut Özakman, Necati Cumalı, Recep Bilginer, Orhan Kemal, Aziz Nesin, Behçet Necatigil, Tarık Buğra, Hidayet Sa­yın, Güngör Dilmen, Sermet Çağan, Adalet Ağaoğlu, Başar Sabuncu, Turan Oflazoğlu, Güner Sümer ve Vasıf Öngören çağdaş Türk oyun yazarları arasında önde gelenlerdir.
Cumhuriyet döneminde, özellikle edebiyat eleştirisi ve tarihi alanında da bilimsel yapıtlar ortaya konmaya başlandı. Bu alanda Fuad Köprülü, Agâh Sırrı Levend, Ahmet Hamdi Tanpınar, Mustafa Nihat Özön, Mehmet Kaplan, Kenan Akyüz, Cevdet Kudret, Me­tin And, Özdemir Nutku, Pertev Naili Boratav ve Berna Moran'ın adları özellikle anılabi­lir. Bu dönemde deneme türünde de önemli ürünler ortaya konmuştur. Nurullah Ataç, Sabahattin Eyuboğlu, Nermi Uygur, Vedat Günyol, Memet Fuat, Salah Birsel ve Enis Batur bu türün temsilcilerindendir.

9 Aralık 2010 Perşembe

EDEBİYAT..

Sözlü edebiyat. Afrika uygarlığının te­mel iletişim tekniği sözlü iletimdir. Levi- Strauss (Arıthropologıe structurale, 1958) ya da Marcel Jousse (/ Anthropoiog.e du geste, 1969) gibi avrupalı etnologlar, af­rika toplumlarının, bireyler arasındaki so­mut ilişkilere dayandığı olgusu üzerinde durmaktadırlar. Bu tür ilişkilere ayrıcalık tanıyan bir toplum, doğaı c!arak söze ve belleğe daha büyük bi' önem vermeye yönelir. Afrika toplumunda görevi koruyu­culuk ve aktarıcılık yapmak olan kişiler vardır. Bunlar şecereleri anımsar, soyları yüceltir, atalarının deneyimini atasözleri ya da bilmeceler halinde korurlar: örne­ğin Fildişi Kıyısı'nda Beteler'vn lir ya da tambur çalan bir çalgıcı eşliğinde konu­şan "söyleyiciler"i, Mali sarayının büyü­cüleri. Halkın ya da klanın ruhunu simge­leyen bu kadın ve eruek (Yorubalar'daki gibi) şair ve tarihçiler, kutsal bir güç ve kutsal bir eylem sayııan sözün bekçileri­dir. Tarihi anlatan ya da bilgeliği öğreten bu kişiler hem kendi topluluğu için, yani ona bilgi vermek amacıyla, hem de onun adına konuşurlar. Ağızdan çıkan söz, top­luluğu bağlar ve belirli bir diksiyon (hal­kın dikkatini canlı tutmak için ses :ı temi/ ve ritimli olması gerekir) ve l-;llerr ? to­niğini (dinsel törenlerdeki sözısrir kul'> tif yaptırım kaygıs yıa yanıtsız .^unrıası gerekir), öze1 yer ve zamaı > koşullarını (tö­renler, köyür. ya da mahallenin de katıl­dığı aile ç: ; ..aylar) gerektirir En uygun zaman gecedir; alanda ya da bu amaca ayrılmış birada bir araya gel?n topluluk, masal oyun"una katılır; bö/e;e şarkı söylenir, dans eo:ı!r ?f!oi çalın. ; knı za man g, jplaı araşınca.; .'tabet yarışmala­rı yapılaraK V.-plumsal saygıııl'k sağlanır.
Bu sözlü edebiyat'ın yapısı ner şeyden önce belleğe dayanır. Bu yapı, temelde, her Arrıka dilinin doğal yapısına bağlı bir ritimden ohşur. Yine, birçok boyut taşı­yan bu ürünleri tek bir metin olarak yaz­mak çok zordur. Edebiyat genellikle oku­nur, oysa Afrika'nın ~ö.-Jü edebiyatı yaşa­nır. FranşızIcY'm "f;u.ssiqı..s ^irıcains" (Julliarn,, ingilizlerin " The Oxford Library of African i torıture" yapıtlarına ve Bel­çikalılar 'o ı ^n ,jren müzesi yayınlarına karşın, -^özıü Jtnka edebiyatının kendine özgü yanını ;ok az tanıyabilmiş olduğu­muzu kabul <;tr -ek zorundayız. Bununla birlikte, epik(£\ındiata'nın Ruanda kutsal \ krallığını yüceten şiirlerden oluşan malin­ke 'fest-"0 m tarihsel (Futa-Calon yöre­sinden pı^l dil': de kronikler) türler açısın­dan bunün zengin bir edebiyat olduğu­nu biliyoruz. Arr.a yoruba (ijaia) ya da nza- kara şiirlerinde olduğu gibi, çoğu zaman, efsanelerin anımsanması güncellikle iç içedir. Afrika'daki sözlü anlatımda tiyatro, dinsel ayinler ve şarkılı eğlenceler aracı­lığıyla önemli bir yer tutar: genellikle de Bambaralar'da olduğu gibi (Bamako'nun koteba's\) bilinçli bir yergi ve toplumsal eleştiri içerir. Ne yazık ki, dilbilgici ve ant­ropologların gösterdikleri bilgince ilgiye karşın, bu sözlü edebiyatın yazgısı Afri­ka'nın sosyal ve ekonomik değişimlerine bağlıdır (kentleşme, göç, sanayileşme, kuşak çatışmaları): Amadou Hampatö Bâ, "ölen bir yaşlı, yanan bir kütüphanedir" demiştir.
• Yazılı edebiyat. Afrika dillerinde (yo­ruba, hausa, suahili) latin harfleriyle yazıl­mış metinler vardır; bunların dinsel esin taşıyan bir bölümü, hıristiyan misyonerle­rin eylemlerinden kaynaklandı; laik nite­likte olan diğerleri, siyasal eylemlerden ve daha çok da Nijerya'da doğdular. Ama geleneksel yazılı edebiyatlar, kaynağını IX. yy.'dan başlayarak zenci Afrika'nın is- lamlaştırılmasından aldı. Arap yazısı ön­celeri, pöl, hausa, suahili, uolof
dillerinde­ki metinlerin yazılmasını sağladı. Daha sonra, din değiştiren soylu zencilerin an­latım aracı oldu. Bunlar, klasik arapçayı okuyup yazıyor ve arap yazarlarını kendi dillerinde açımlıyorlardı. XVI. yy.'dan baş­layarak, kendi uyrukları arasında islamı yaymaya çalışan bu aristokrasi, bir çeşit oyalanma yazısından, öğretici ve din sa­vunucu bir edebiyata geçti, bilim ve sa­nat koruyuculuğu yaptı. Yapıtlar, temel­de. Kuran'ın ilkelerini halka öğretmey amaçlayan dinsel şiir ve destanlarda uzunluğu sınırlı olan (ortalama yüz dize) bu şiirlerde çoktanrıcıların ve animistlerip cehennemiyle inananların cennetini can­landırmak için somut ve ilginç imgelere başvuruldu. Afrika dillerinde yazılmış me­tinlerin yer aldığı birçok elyazması, arap­ça bir önsöz, bir sonuç bölümü ve yorum­lar içerdi.
Ama en canlı yapıtlar, kadınlara ve sı- vasal gelişmeye karşı kaleme alınmış, ço­ğu kez aristokrasiye ve geçmişe bağlı öz lemler taşıyan koşuklu yergiler ve IX-XIX yy.'lar arası islam imparatorluklarının ku­rucularını yücelten kroniklerdi. Sömürge­leştirme müslüman zenci aristokrasisin " çökmesine yol açtı. Ama bu kesimin kül türü birtakım aydınlar arasında günümü­ze kadar yaşadı. Bunlar, arapça ve afn ka dillerinde kaleme aldıkları kronikler ve şiirlerde, çağımızdaki siyasal ve toplurr sal bunalımların nedenlerini ortaya koy maya çalışmaktadırlar.
• Kökenler ve fransızcanın önceliği. Fortunatae insulae denilen adalar ve Iro- quois'ler ülkesi, XVIII. yy.'ın büyük bir bo­lümü boyunca avrupalının imgelemini de­rin biçimde etkilemişse de, gezginler İçj- uzun süre bilinmez kalan Afrika kıtasına karşı gerçek bir ilginin başlaması için, XIX yy. başlarını beklemek gerekti. Bununu birlikte, 1830'da, Ren6 Caillıe nin ünlü Journal d'un voyage â Tombo- uctou et â DjennĞ'yi yayımlaması, zengc bir keşif edebiyatının ilk adımı oldu; kısa süre içinde, ilk sömürge keşifleri bu ede­biyatın güncelleşmesini sağladı. Bunır üzerine misyoner, yönetici ve subaylar s- nografya bilgileri toplamak için birbirleriy­le varışa girdiler. Bu koşullar altında, « aı,ikalı yazarlar olan senegalli Ousma-e SocĞ (Karim, 1935), dahomeyli Paul h~ zoumö (Doguicimi, 1938) ya da sudanı Fily Dabo Sissoko'nun, her yönden ter- dit altında olduğu görülen bir geleneğ iş­lemeye büyük özen göstermeleri olağa-- dı. Daha birkaç yıl önce, Blaise Cerc- rars'ın Anthologıendgre'i yayımladığı s- rada guyanalı Renö Maran, sömürge st teminin Ubangi-Şari'li geleneksel toplun- lar üzerindeki yıkıcı etkilerini Batouala s. anlatmıştı. Özellikle yankılar uyandıra* önsözü yüzünden yarattığı skandalla Ti­ran'ın 1921 Goncourt ödülünü almaş fransız dilindeki afrika edebiyatının çıkf noktası sayılabilir. Zaten yapıtın ilk afrika okurları da bu gerçeği hemen sezdıc Batouala, zenci aydınların başucu ktec oldu. Afrika kültürlerinin saygınlığı ve s:- mürgeciliğin girişiyle başgösteren tehı« konusundaki bu bilinçlenme, XX. yy r başlangıcında dünyayı altüst eden bir a: bunalımdan ayrı düşünülemez. Birı-c Dünya savaşı'nda senegalli askerlerin • lesel biçimde çarpışmalara katılmala- dan doğan ırk karışımına ve bundan o
ğan çeşitli sonuçlara, 20'li yıllarda, yeni bir sorun eklendi: bu sorun batı uygarlık­larının üstünlüğüne o güne kadar besle­nen inancın sarsılmasıydı. Leo Frobeni- us (Und Af rica sprach, 1912), Maurice Delafosse (l'Âme nögre, 1923) ya da Th6- odore Monod gibi etnologların etkisiyle, "zenci insanf'nın da geçmişsiz olmadığı, dolayısıyla Afrika'yı üzerine herhangi bir şeyin inşa edilebileceği bir boşluk (Ka- rim'in önsözü) saymanın saçmalığı anla­şıldı. Bu kültürel görecelik hareketi ve aynı doğrultuda, Haiti'de doktor Jean Price- Mars'ın (Ainsi parla 1'Oncle, 1928) gös­terdiği çabalar, kısa süre sonra Londra' da, Paris'te toplanan zenci aydınlar tara­fından benimsendi ve böylece daha son­raları "zencilik" olarak adlandırılan dü­şünce akımı ortaya çıktı. Bu akımın ilk ör­neği, edebiyat alanından önce, 1932'de LĞgitime DĞfense (Meşru Müdafaa) gibi kışkırtıcı bir başlıkla yayımlanan bir çeşit program-bildirge oldu; ama özellikle Le- on Gontran Damas, AimĞ CĞsaire ve LĞ- opold SĞdar Senghor tarafından 1934'te Paris'te kurulan l'Etudiant noir (Zenci üni­versiteli) gazetesi çevresinde, bir zenci kültür rönesansına yönelik istek ve özlem­ler belirginleşti. Başlangıçta temel olarak fransızcanın etkisindeki bu hareket, ola­ğanüstü bir lirizm patlamasına yol açtı. Akımın örnekleri aşağıdaki yazarların ar­tık klasikleşmiş kitaplarıydı: LĞon Gontran Damas (Pigments, 1937; Black Label, 1956; NĞvralgies, 1966), Aime Cesaire {Cahier d'un retour au pays natal, 1939; Ferrements, 1960; Cadastre, 1961), Le- opold S6dar Senghor (Chants d'ombre, 1945; Hosties noires, 1948\Ethiopiques, 1956) ve Jacques Rabemananjara (Ant- sa, 1948). Şiir alanındaki bu sıçramanın kökeninde, tüm bu insanların batı kültü­rünün üstünlüğünü kırmak ve hor görme­yi öğrendikleri bir geçmişle yeniden bağ kurmak için gösterdikleri ortak isteği gör­mek gerekir; böylece, öz kaynaklara dö­nüş temasının ve derin bir ürperişle tüm zenci şiirini kaplayan başkaldırı duygusu­nun kazandığı önem, kolayca anlaşılabi­lir. Bu duyguyu Senghor, kusursuz biçim­de şu dizeyle özetler: "Fransa duvarların­daki o sırıtkan banania afişlerini yırtaca­ğım." Bu büyük zenci yortusunu izleyen dönem, şiir alanında kısır olmadıysa da -Gârald Tchicaya U Tam'si(/e Mauvais Sang. 1955; Feu de brousse, 1957; £pi- tomâ, 1962), David Diop (Coups de pi­ton, 1956), Lamine DiakhatĞ (Primordia- le du sixiĞme jour, 1963), Patrice Kayo (Hymnes et Sagesse, 1971), Maxime N'Debeka [Soleils neufs, 1969; l'Oseille, les citrons, 1975) gibi adlar bunun kanıtı­dır-.ikinci kuşak afrikalı yazarlar büyük öl­çüde romana ve lirik çalışmalardan çok, eleştiri yazılarına yöneldiler.
Gerçekten de 50'li yıllardan başlaya­rak, sömürge toplumunu ödünsüzce be­timleyen, keskin ve alaycı bir dille, say­gınlığını gitgide yitiren bir sistemin tıkanı- şını anlatan bir dizi öykü ortaya çıktı. Ezo Boto adıyla yazan Mongo Beti, dışardan ülkeye sokulan uygarlıkla ilişki içindeki köylülerin yozlaşmasını anlatır (l/ille cru- elle, 1955; Mission terminâe, 1957), Ka­merun'daki hıristiyanlaştırma girişiminin başarısızlığını eleştirirken (/e Pauvre christ de bomba, 1956; le Roi miraculâ, 1958) aynı ülkeden Ferdinand Oyono, Lİne v'ts de boy ve le Vieux NĞgre et la mâdaille adlı yapıtlarında (1956) yurtlarından uzak­taki avrupalıların değersizliğini ve kibirini alay konusu yaptı. Daha bağımlı ve da­ha sert bir tutum içindeki Ousmane Sem- bene aynı dönemde, Ö pays, mon beau peuplel (1957) ve özellikle 1947 Dakar - Nijer grevine açık göndermeler yapan les Bouts de bois de Dieu'de (1960) sömür­ge egemenliğinin içyüzünü sergiledi. Bu yazarlar sömürge toplumuna karşı çıkar­ken, romancılar da haklı olarak kendileri­ni geçmişin kahramanlarıyla, ünlü kişile­riyle özdeşleştirme gereksinimi duydular; bu kaygı, Djibril Tamsir Niane'nin Soun- diata ou l'Epopâe mandingue (1960) ki­tabındaki
epik öykülerin başarı kazanma­sını ve eski zamanların anısını tazeleme­yi amaçlayan masalların, kroniklerin, ef­sanevi öykülerin bollaşmasını sağladı: Je­an Malonga'nın Leğende de M'Pfoumou Ma Mazono (1954); Nazi Boni'nin Crö- puscule des temps anciens: chronique de Bwamu (1962) ya da Birago Diop'un les Nouveaux Contes d'Amadou Koum- ba (1947 ve 1958). Ama, geçmişin say­gınlığı ne olursa olsun, yeni kuşakların yazgılarını kendileri belirlemeleri gereki­yordu. Batı öğretileri ve yöntemleriyle ye­tişen afrikalı gençlerin birçoğu Avrupa ile ilişkileri sonucu, anayurtlarına dönmekte belirli bir güçlük çektiler; bu oldukça aoı deney, birçok "çıraklık romanf'na konu oluşturdu: senegalli şeyh Hamidou Ka- ne'nin Aventure ambigue adlı romanı (1961) bunların en iyi örneğiydi; gineli Ca- mara Laye'nin Enfant noir'ı (1953) ve fil­dişi kıyılı Bernard DadiĞ'nin ClimbiĞ'si (1956) öbür başlıca örnekleri oluşturdu. "Köksüzleşme" temalı bu romanlarda hep üstü örtülü biçimde yer alan boğun­tu teması, çizgidışı iki yapıtta doruk nok­tasına ulaştı: Olympe Bhely-Quenum'un Un piĞge sans fin' i (1960) ve Camara La­ye'nin le Regard du Roi'sı (1954); bu ikin­ci romanın kahramanı efsanevi bir Afrika' da mistik bir arayış içindedir. 1959-60'ta afrika ülkelerinin bağımsızlığa kavuşma- larıyla birlikte siyasal yergi ve sömürge mirasını elinde tutan "komprador" burju­vazilerin yolsuzluklarının sergilenmesi, aşağıdaki romanlarda yeniden gündeme geldi: Ahmadoü Kourouma'nın les Sole­ıls des Indöpendances (1968), Alioum FantourĞ'nin le Çerde des Tropiçues
(1972)    ,     Mongo Beti'nin Remember Ru- ben ve PerpĞtue (1974), Henri Lopes'in Tribaliques( 1971), Ousmane Sembene' nin Mandat (1969) ve Xala (1973), Valen- tin Yves Mudimbe'nin Bel immonde (1976) adlı yapıtları. Bununla birlikte, bu köksüzleşme temasının yerini, bir ölçüde geleneksel toplumun gerek yüceltmek, gerek mahkûm etmek üzere işlenmesi al­dı; bu tema Jean Pliya (l'Arbre fetiche, 1971), Ftemy Medou Mvomo ve özellikle de le Sang des masques (1976) ve No- ces sacrĞes (1977) ile Seydou Badian gi­bi birçok çağdaş yazar için çekiciliğini ko­rudu.
Ayrıca belirtmek gerekir ki, ilk afrika ro­manlarının pek çoğunu besleyen özya- şamsal esin kaynağı, hiçbir zaman kuru- madı ve yeni yapıtları biçimlendirmeyi sürdürdü. Kuşkusuz bu olay, bugün Av­rupa'da gelişen ve "teyp edebiyatı" de­nilen çok sayıda yapıtta kendini gösteren "yaşamöyküleri" biçimine tümüyle ya­bancı değildi; ancak Batı'nın olası etkile­rinden ayrı olarak, afrika insanının, özel biçimsel araştırmalardan uzak, kendi de­neyimlerini anlatma gereksinimi duyan yazarların yazdığı yapıtları okumaktan zevk aldığı düşünülebilir. Buna tipik ör­nekler, Seydou TraorĞ'nin Vingt-Cinq Ans d'escalier ou la Vie d'un planton (1975) ve daha küçük çapta da Amadou Ham- patĞ Bâ'nın bir çevirmenin serüvenle­rini anlattığı £trange Destin de Wangrin
romanlarıdır. Son olarak çağdaş yazarlardan bir bölümünün bireyin bağlı olduğu topluluktan çok, bireye önem ver­me eğilimi taşıdıkları belirtilebilir. Özellik­le teknik ilerlemeye ve göreneklerdeki ge­lişmeye karşın, sosyal bağların hâlâ çok güçlü olarak sürdüğü ve geleneğin kişi­sel girişimleri çoğu zaman yasakladığı, ya da en azından kısıtladığı bir toplumda bu eğilim dikkat çekicidir. Ayrıca toplum ku­rallarına karşı koyan kişilerin çoğunlukla "iyi yetişmiş" kesimden geldiğini, bu tu­tumlarında yurt dışında bir süre kalmala­rı ve orada öğrenim görmelerinin etkili ol­duğunu da kabul etmek gerekecekti. Bu­nunla birlikte, V. Y. Mudimbe (Entre les ea- ux, 1973) gibi romancıların yapıtlarında bu tür kişileri işlemeyi göze almaları yeni bir durumdu; bu yapıtlarda kahramanın ruhsal açıdan incelenmesi-burada Tan­rı ile devrim arasında kararsızlığa düşmüş bir papaz eskisi sözkonusudur- toplum­sal çevrenin
(1972)   betimlenmesine göre büyük öncelik taşıdı. Yeni kuşak yazarları bilinçli olarak ya da olmayarak, kendilerinden önce toplumsal romana ya da etnografik röportaja tutsak kalmış ağabeylerini bu­naltan durumdan gerçekten kurtulmak ve haklı olarak daha tam bir anlatım özgür­lüğü elde etmek istediler.
Afrika tiyatrosuna gelince; Dakar'da VVilliam Ponty okulu deneyimiyle simge­lenen uzun etnografya geleneğinden sonra, tiyatro da sömürge ve sömürgeci­lik sonrası düzenini sergilemeye ve bu dü­zene karşı çıkmaya girişti. Bugün tiyatro başlıca üç yönde gelişmektedir: sömür­geciliğin ve onun yarattığı sıkıntıların ser­gilenmesi (Seydou Badian'ın la Mort de Chaka, 1961; Jean Pliya'nın Kondo le Requin, 1966; AimĞ Cfeaire'in Une sai- son au Congo, 1967; Şylvain Semra'nın Tarentelle noire et Diable blanc, 1977), kuşak çatışmalarının çözümlenmesi (Guil- laume Oyono Mbia'nın Trois Pretendants et un mari, 1964; Jean Pji'/a'nın la Sec- retaire particuliĞre, 1973), ,bugünkü siya­sal tutumların eleştirisi. (Câsaire'in la. Tr'a- gödie du roi Christopbe, 1964; Bernard Dadie'nin Monsieur thogo-Gnini, 1970; Maxime N'Debeka'nın le PrĞsident, 1970).
Bugün yeni kuşaklar, eskiye.bağlılığı ve gericiliğinden dolayı zencilik ideolojisini kı­nayıp ona karşı çıkıyorlarsa da, bu akımın yaklaşık on yıl boyunca, afrika kıtasının tü­mü yönünden hem gerçek bir edebiyat tekeli gerçekleştirdiğini, hem de bir kül­tür lokomotifi görevini yaptığını kabul et­mek gerekir.
1945'ten 1955'e kâdarki on yıllık dö­nemde, apaçık bir düşünsel kaynaşma­nın belirtisi olarak, edebiyat yapıtlarında gerçekten zengin bir gelişme görüldü. Özellikle 1947'de zenci aydınların tümü­nü bir araya getiren PrĞsence.^fricaine dergisi ve yayınevinin kurulmasıyla fjafis, on yıla yakın süre edebiyatŞretinılnigİek merkezi ofarakjkaldı. Ay-nı^ne'mtfe'in- gilizce yazan yâzarlarda/ı yalnÖİkifcî, gü­ney afrikalı; Peter Abrahams ile nijeryalı Amos Trupla .belli bir üpe kavuştular; 1962'de çağdaş afrika edebiyatı nınjjk in­gilizceyapıtlarından biri olan Gerald Mo- ore'un Seven African Mfr/fef£'ı(,en büyük yeri yine fransıjca^şzân yazarl^fâ ^yır­dı. Spnüçta, doğa^ fjîarak Paris, birinci uluslara^ zenci" yazar- ve sanatçılar kongresinin toplandığı kent oldu (1956). Bu toplantı, afrikalı aydınlar arasında çok büyük yaıpkı yaptı: sert bir sömürgecilik karşıtlığı^ve kavgacı bir lirizmle pekişen zencilik ideolojisinin yayılmasına katkıda bulundu; Lizbon'da, "Casa dos estuden- te&.do imperio"da-toplanan lusitanialı- afrikalı öğç'encilep'şrasınjjjp L^opöld SĞ- dar Senghor ile Üavid Diop'un kazandık­ları 6aşa(jiıpwı kaynağı oldu. • Ingilşcejfopuşan zenci Afrika. Ne var ki, 19,34'te Sen kıyılarında doğan hareket, özellikle ingilizce konuşan zenci Afrika' da etkisini jgöşterecekti. 1957'de Nijerya' nıh ibadan Jfentinde Black Orpheus der­gisini çıkarap, Janheinz Jahn ve Ulli Bei- er adj^pnfia afrika uzmanı iki alman, böy- . .lece dokuz-^yıl önce Jean-Paul Sartre' ın LĞopold,S6dar Senghor'un l'Antholo- gie de la hoyvelle poesie nĞgre et mal- , gache de la langue française (1948) adlı yapıtına yazdığı l'Orphee noir başlıklı ön­söze saygılarını açıkça göstermiş oldular. Zaten derginin ilk sayılarında african per- sonality'yi araştırma düşüncesiyle, özel­likle fransızca yazan afrikalı ve antilli ya­zarlardan çevirilere yer verildi. Ancak 1960'tan başlayarak, çok kuramsal ve aşırı idealist bir anlayış sayılan Senghor' un zenciliğine karşı bir tepki hareketi or­taya çıktı. Nijeryalı büyük oyun yazarı Wo- le Soyinka da, fransızca yazmaya karşı çı­karak şu espriyi yaptı: "Kaplan, ben kap­lanım demez, avına saldırır!"
ingiliz dilindeki afrika edebiyatı, uzun sûre yoksul bir akraba sayılırken zaman­la fransız dilindeki afrika edebiyatını kıs­kanmayacak bir duruma ulaşabildi. Ba­ğımsızlık hareketlerinin doğurduğu çal­kantıların (1966'da Nkrumah'ın devrilme­si, 1967-1970 arasındaki Biafra savaşı) ar­dından, birdenbire eski ingiliz sömürge- lerindeki durumun eleştirici bir dökümü­nü yapan romancı, şair ve oyun yazarla­rının ortaya çıktığı görüldü: Nijerya'da Wole Soyinka (The interpreters, 1965: A Dance of the forests, 1960), Cyprian Ek- wensi (People of the city, 1954), Timothy Aluko (Chief The Honourable Minister, 1970) ve Chinua Achebe, yapıtlarında öz olarak yeni siyasal sınıfın yeteneksizliği ve çürümüşlüğü tehlikesiyle yüz yüze olan bir toplumu betimlemeyi seçtiler. Things fail apart'ta (1958) Achebe, ilk misyoner­lerin ibo ülkesine gelişini ve halkın öz kül­türünden koparılması sürecinin başlama­sını anlattı. Bu sürecin kötü sonuçlarını Ar- rowofGcxf da inceledi (1964). Toprağın­dan kopmuşlara ve güçsüzlere karşı acı­masız kent tema'sı da No Longer At Ea- se'de (1960) Achebe ve Jagua Nana'da (1961) Cyprian Ekvvensi tarafından işlen­di. Yapıtlarında aynı bakış açısını yansı­tan şairler de şunlar oldu: Pepper Clark (A Reed in the Tide, 1965; The Ozidi of Atazi, 1966), Biafra savaşı sırasında öldü­rülen Christopher Okigbo (Heavensgate, 1962; Labyrinths wıth Path Of Thunder, yazarı öldükten sonra 1971 'de yayımlan­dı). Achebe'nin tarih karşısındaki derin karamsarlığı ganalı iki yazar tarafından da paylaşıldı: Ayı Kwei Armah (The Beautı- ful Ones are not yet born, 1968) ve Kofi Avvoonor {This earth, mybrother, 1971). Bu yazarların romanları toplumdaki son­radan görme tabakanın kazanç hırsını ve ikbalciliğini betimledi. Kenya'da bu acı­masız tanıklık görevini James Ngugi Wa Thion'go üstlendi; Thion'go, görkemli ro­manlarında (Weep not, child, 1964; The River between, 1965; A Grain of wheat, 1967) Mau-Mau'ların ingiliz tahtına karşı ayaklanmasını anlattı; son öyküsü Petals ofblood(1977) onu cezaevine götürdü.
Son olarak Uganda'da, Okat P'Bitek' ın yapıtlarının büyük bölümünü uzun düzyazı-şiirleri oluşturdu (Songs of Lawı- no, 1966; Songs of Ocol, 1970); Robert Serumaga ise, Return to the Shadovvs (1969) adlı romanında sömürge sonrası döneminin üzücü siyasal gerçeklerini be­timledi.
140
Ne var ki, bu birkaç ad ingiliz dilindeki afrika edebiyatını hiçbir biçimde özetle­mez. Örneğin bu edebiyat tiyatro yapıtı alanında büyük gelişme gösterdi - özel­likle Hubert Ogunde (Yoruba Ronu, Olog- bo Dudu) ve Duro Ladipo'nun oyunlarıyla (Oba Moro, Oba Koso, Oba Waja) yoru­ba tiyatrosu- Bunun yanı sıra Onitsha' da düşük fiyatlı niteliksiz kitapçıklardan oluşan zengin bir halk edebiyatı hızla ye- şerdi; bu edebiyat çoğu zaman ahlak der­si verme eğilimi taşıyor, konu olarak da toplumdışına itilmiş kişilerin serüvenlerin­den ya da destanlardan yararlanıyordu (Beware of Harlots and many friends, How to get a Lady in love). • Portekizce alanı. Gerektiği gibi değer­lendirilemeyen portekiz dilindeki afrika edebiyatı -Castro Soromenho'nun Terra Morta (1949) adlı romanı belki bunun dı­şında tutulabilir-özellikle angolalı yazar- larca temsil edildi. Bunlar 1948'den baş­layarak "Vamos descobrir Angola" hare­keti içinde bir araya geldiler ve Senghor' un zencilik ideolojisinden derinlemesine etkilendiler. Mario De Andrade'nin 1959' da bu yazarlar (ve cabo verde'li, sâo to- me'li ve mozambikli şairler) için hazırla­dığı antoloji, Antonio Jacinto, Viriato da Cruz ve özellikle de başkaldırı temaları­na canlı bir duyarlılık katan Agostinho Ne- to'nun şiirlerinin keşfedilmesini sağladı. Mozambik'te Valente Malangatana, Jose Cravirinha ve NoĞmia de Souza, ameri­kan zencilerinin negro-spiritual'lerinin et­kisinde kaldılar ve kimi zaman pidgin, kre- ol ve portekizcenin karışımı bir dille fahi­şelerin ve Güney Afrika'ya göçe mahkûm edilen madencilerin büyük yoksulluğunu konu edindiler
• Bilanço ve yönelimler: afrikalı edebiya­tı ve ulusal edebiyatlar. Afrika edebiyatı­nın bilançosunu yapmaya çalıştığımızda, bugün birçok yazarın temalarını yenileme gereksinimi ve okurlarına uygun bir şiir, roman ya da tiyatro dili kullanma kaygısı gibi ikili düşünceyle hareket ettikleri izle­nimini ediniyoruz. Çok sayıda çağdaş ya­zarı okuyunca anlıyoruz ki, afrikalı yaza­rın konu alanı gerçekten bir sorun haline gelmiştir; yapıtlarında artık iki istek, evren- selcilik ve sınırları iyice belirli bir toprağa yerleşme isteği hesaba katılmak zorunda­dır. Henüz gerçek anlamda ulusal ede­biyatlardan söz edilemezse de, son yıllar­da ortaya çıkan bazı yapıtlar yalnız yazar­larının imgeleminin değil, aynı zamanda ortaya çıktıkları toplumların ve bu toplum­larda sözkonusu olan ideolojik söylev tip­lerinin de ayrılmaz bir parçası olmuştur: beninli Jean Pliya'nın Kondo le Requin (1966), togolu F6lix Couchoro'nun tüm yapıtları, Francis Bebey ya da RenĞ Phi- lombĞ'nin ("Kamerun'daki yaşamdan bir­kaç sahne" gibi açıklayıcı altbaşlıklar ta­şıyan) birçok öyküsü gibi. Kongolu ro­mancı E.B. Dongala'nın çok haklı olarak belirttiği gibi "bir afrika edebiyatı'ndan söz etmek her ne kadar yerindeyse de, eski dönemde sömürgeleşme sonucu birbirine tıpatıp benzer hale getirilmiş ül­kelerin, her geçen yıl daha çok farklılaş­maları ve her toplumun siyasal rejim tü­rüne göre ayrı kaygılara ya da en azın­dan ayrı önceliklere yol açışı gitgide ke­sinleşmektedir".
Temalarındaki bu gelişmeye koşut ola­rak afrika edebiyatının ve özellikle fransız dilindeki edebiyatın biçimsel görünümle­ri konusunda da sorular ortaya çıktı (Fran­sızca yazmayı sürdürmeli mi? Hâlâ canlı olan sözlü geleneklerden esinlenmeli mi?) ve doğal olarak yazarla okurları arasında­ki ilişkiler sorunu gündeme geldi. Fransız­ca yazan afrikalı yazarların bir bölümü, kendi anadillerine, hiç değilse yazı diline yeteri kadar egemen olmadıkları halde, eski sömürgeci dilini kullanmaktan rahat­sız oldular; bu ikilem kimi yazarları ilginç biçimsel denemelere yöneltti. Örneğin Amadou Kourouma, anadili olan malin- ke dilini fransızcaya aşılamaktan çekin­mezken, fildişi kıyılı Bernard Zadi Zaou- rou, l'Oeil(1975) adlı oyununda kimi kişi­lerini, Abican'ın kenar mahallelerinde çok yaygın biçimde kullanılan bir çeşit pidgin, "Moussa fransızcası" ile konuşturdu. Za­ireli Mbwil a Mpaang Ngal ise Giamba- tista ou le Viol du discours africain (1975) adlı ilginç öyküsünde, sözlü anlatımın ta­dıyla batılı anlatım tekniğinin kesinliğini bağdaştırmaya kalkışan ve bu yüzden köy ihtiyarlarının tepkisiyle karşılaşan bir kahramanı ve onun bu yoldaki deneme­lerini ele aldı.

Bu birkaç örnek, yazarların, hem batı yazım biçiminin kıskacından kurtulmuş, hem de geleneksel sözlü edebiyata da­ha yakın olan bir dil yaratma kaygısını açıkça ortaya koyar. Gerçekten, batılı ay­dınlar tarafından tanınmaya öncelik veren zencilik ideolojisi "önder"lerinin tersine, birçok genç yazar, uluslararası ilgiyi yad- sımaksızın, bugün gerçek okurlarıyla ka­çınılmaz bir diyalog kurmanın yollarını arar görünmektedir. Ama burada zor olan ve bugün hâlâ teknik, dilbilimsel ve ideo­lojik nitelikte sayısız engellerle karşı kar­şıya bulunan bir çaba sözkonusudur. Fransızca konuşan ülkelerde, öncelikle yayın sorunu vardır. Son yıllarda Afrika' da yayınevi sayısının artışı, kimi yazarla­ra yapıtlarını ülkelerinde yayımlama ola­nağı sağlamışsa da, pazarlama koşullan karşısında kitap,Afrikalılar'ın çoğu için hâ­lâ ateş pahası, lüks bir metadır. Bu duru­mun nedenleri şöyle sıralanabilir: yayın­cıların deneyimsizliği, hâlâ büyük ölçüde yabancı dağıtım ağına bağımlı olan satış düzeninin yetersizliği ve özellikle halkın okumasını sağlamaya yönelik gerçek bir siyasetin yokluğu. Kamuoyunu edebiya­ta yöneltebilecek tek şey de böylesi bir siyasettir. Yazarlar ister ulusal dilleri yeğ­lesinler, ister ancak şu ya da bu kültür ala­nını renklendirip çeşitlendirecek uydurma bir yeni dil yaratmak pahasına avrupa dil­lerini komplekssizce kullansınlar (fransız- ca yazan pek çok mağripli şair ve yazar gibi), gerçek bir halk edebiyatının yara­tılması için dil sorununun çözümü gerekmektedir.
KAYNAK :BÜYÜK LAROUSSE