Ana Sayfa Bilgi Bankası

11 Kasım 2010 Perşembe

Genetik (Kalıtsal) Hastalıklar

Canlılardaki kalıtsal özelliklerin dölden döle nasıl aktarıldığını inceleyen bilim dalına genetik denir.Ayrıca "gen"in yapısını, görevini ve genlerde meydana gelen değişiklikleri de inceler.
İlk genetik çalışmalarını Gregor Johann MENDEL yapmıştır. Bu yüzden genetik biliminin kurucusu ve babası sayılır. Yetiştirdiği bezelyelerdeki karakterleri inceleyen Mendel kalıtım ve de tabi ki biyoloji bilimine çok büyük katkıda bulunmuştur.
Genetikle ilgili bazı kavram ve terimler:
Gen: Kromozomlar üzerinde bulunan yaklaşık 1500 nukleotitten meydana gelen ve canlının her türlü özelliğinin oluşmasını sağlayan yapı birimi.Kaynakwh webhatti.com: Genetik (Kalıtsal) Hastalıklar
Dominant (baskın, basat) gen: Fenotipte (kısaca dış görünüş denilebilir)özelliğini gösterebilen gen.
Resesif (çekinik) gen: Fenotipte özelliğini gösteremeyen gen.
Kromozom: Üzerlerinde genleri taşıyan DNA ve nukleoproteinden oluşan yapı.
Kalıtsal hastalık: Yavrulara kalıtım yoluyla geçen hastalıklar. Genelde kromozom yapısının yada genlerin yapısının değişmesiyle ortaya çıkar, öldürücü etkisi yoksa dölden döle aktarılır.
Mutasyon: Kromozomların yapısında, sayısında meydana gelen değişiklikler olabileceği gibi genlerin yapısının değişmesiyle de ortaya çıkabilir.( Mutasyon çok sık rastlanılan bir olay olmamakla birlikte radyasyon, ısı, pH ve kimyasal maddeler mutasyona sebep olabilir.
BAZI KALITSAL HASTALIKLAR VE BELİRTİLERİ
KROMOZOMLARA BAĞLI HASTALIKLAR:
Süper dişi (XXX kromozomlu): Kadınlarda normaldecinsiyeti belirleyen kromozomlar olarak iki XX kromozomu bulunur. Fakat bazı durumlarda ayrılmamadan dolayı iki tane X kromozomu taşıyan yumurta hücresi X kromozomu taşıyan sperm hücresi ile döllenebilir. Bu durumda üç tane X taşıyan 47 kromozomlu bireyler oluşur. Bunlar normal görünümlüdür ve genelde doğurgan değillerdir. Zeka geriliği XX taşıyan bireylere göre iki defa daha fazladır. Bir çok kadın fazladan X taşıdığının farkında olmadan yaşar. Canlı doğan her 1200 kız çocuğunda bu özelliğe rastlanır.Kaynakwh webhatti.com: Genetik (Kalıtsal) Hastalıklar
Turner: X taşımayan bir yumurta hücresinin X taşıyan sperm hücresi ile döllenmesinden X0 (45 kromozomlu) zigot oluşur. Geliştiklerinde bu dişilerin boyunlarının iki yanında kalın deri kıvrımları vardır, fakat normal bir dişi gibi görünürler. Normal dişilerden biraz daha kısa boylu, parmakları kısa ve küttür. Eşeysel olgunluğa erişemezler, kısırdırlar.
X kromozomsuz düşük: X kromozomu taşımaya bir yumurta hücresinin Y kromozomu taşıyan bir spermle döllenmesi sonucu oluşacak bireylerin yaşama şansları yoktur. Çünkü hiçbir embriyo X kromozomu olmadan gelişemez. Bunun nedeni X kromozomunun bazı yaşamsal öneme sahip genleri üzerinde taşımasıdır.
Kleinfelter: Spermlerin oluşması sırasında XY kromozomlarının aynı gamette bulunması ve X taşıyan bir yumurta hücresi ile döllenmesinden oluşur. Bu tip erkekler uzun boylu, uzun kollara ve bacaklara sahiptirler. Eşeysel organları normal görünümde fakat testisleri küçüktür. Üreme yetenekleri yoktur.
Mongolizm: Vücut özelliklerini belirleyen genleri taşıyan otozomoal kromozomlardan 21. çiftin ayrılmayarak aynı gamette bulunması ve bu gametin döllenmesiyle olşur. Erkeklerde ve dişilerde ortaya çıkabilir. Kısa boylu, çekik gözlü, basık burunlu ve ileri derecede geri zekalı bireylerdir. Üreme yetenekleri yoktur.
GENLERE BAĞLI HASTALIKLAR:
Renk körlüğü: X kromozomu üzerinde taşınan çekinik bir gen tarafından meydana getirilir. Dişilerde eğer bir çekinik birde baskın karakterde renk körlüğü geni var ise; bunlar hastalık yönünden taşıyıcı olurlar. Hasta olabilmeleri için her iki X kromozomlarında da çekinik renk körlüğü genini taşımaları gerekir. Erkeklerin X genlerinde çekinik gen var ise hasta olurlar. Çünkü bu X kromozomunun homoloğu olan Y kromozomunda çekinik geni bastıracak gen bulunmaz. Böyle insanlar kırmızı ve yeşil renkleri birbirine karıştırırlar.
Hemofili (kanın pıhtılaşmaması) hastalığı: Bu hastalık geni de tıpkı renk körlüğü geni gibi X kromozomunda çekinik olarak taşınır. Hastalığın meydana gelme mekanizması aynıdır. Bu hastalığı taşıyan insanların kanları pıhtılaşmaz, dolayısıyla kanamalar bunlar için büyük problem oluşturur. Dışarıdan eksik olan moleküller verilerk normal yaşamlarını sürdürmeleri sağlanabilir.
Kas erimesi: Yukarıdaki hastalıklar gibi X kromozomunda çekinik olarak taşınır. Bu geni bulunduran hasta erkekler eşysel üreme olgunluğuna erişemeden öldükleri için kadınlar hiç bir zaman hasta olmaz, en fazla taşıyıcıdırlar. Normal bir doğumla meydana gelen erkek bebekler 4-5 yaş civarında hastalığın etkisini hissetmeye başlarlar. Kasların aşırı şekilde erimesi büyük kilo kaybına ve nihayetinde 13-15 yaş civarında ölümlerine neden olur.
Balık pulluluk: Y kromozomunda taşınan bir gen tarafından meydana getirilir. Bu yüzden sadece erkeklerde görülür. Hasta olan babanın bütün erkek çocukları bu geni taşıyacaklarından hepsi hasta olur. Bu hastalıkta erkeklerin özellikle kol ve bacakları olmak üzere vücutları tıpkı bir balık gibi pullarla kaplıdır.

Türk Dünyası’nda Tuğralar ve Osmanlı Padişah Tuğraları

Tuğra nedir?
Divanü-lügât-it-türk’de Tuğranın aslı Oğuzca “Tuğrağ” olup bunun hükümdarın basılmış nişanı olduğu ifade edilmiştir. Anadolu lehçesinde kelimenin sonundaki (ğ) okunamadığından “tuğra” ifadesi yaygınlaşmıştır. Türkçe olan tuğranın Farsçası nişan (alamet, iz, işaret) ve Arapçası tevkî (etki, iz bırakma, buyurma)’dir. Yazılı belgelerdeki ifadelerden Büyük Selçuklularda ve Anadolu Selçukluları’nda da –kavisli- tuğraların varlığını öğreniyoruz. Ancak şekillerini ancak Anadolu beyliklerinde ve Osmanlılar’da görmekteyiz. Beyliklerde bilinen en eski tuğra resmi Saruhan oğlu İshak bey’in (776 H. 1374 M.) tarihli gümüş parasında vardır (1).
Tuğra Büyük Selçuklular’dan Eyyubiler aracılığı ile Memlûklere geçmiştir. Ancak Memlûklerdeki tuğralarda da hükümdarın ve babasının ismi tuğrada var olmakla beraber kavisler yerine, bir satıra yazılan yazıda abartılı miktarda keşidelere (harf uzantısı dikey çizgiler) ağırlık verilmiştir. Memlûklerde tuğra, ilgili belgeler üzerine yazılmaz; önceden yazılıp kesilmiş tuğralar belgenin üzerine yapıştırılırdı (1).
Osmanlılarda Tuğra
Osmanlılarda da Tuğra, sultanların gözalıcı kaligrafik nişan, alamet veya arması, bir çeşit imzasıdır. Sultanın ve babasının adını ve çoğunda el muzaffer daima dua ibaresini içerirdi. Örneğin Kanuni Sultan Süleyman’ın tuğrasında “Süleyman şah bin Selim şah han el-muzaffer daima” yazmaktadır. “bin” “oğlu” demektir. Tuğra bizatihi sultan tarafından yazılmayıp nişancı veya tuğrakeş veya tuğrâî veya tuğranüvis veya tevkiî denilen görevlilerce yazılırdı. Yetkisiz tuğra çekilemezdi. Tuğralar bazı sultanların mühürlerine de kazılmıştır.
Osmanlılarda gereği halinde sınır boylarındaki eyaletlerde bulunan vezirlerin aradaki mesafenin uzaklığına ve siyasi nedenlere bağlı olarak önemli konularda tuğra çekmelerine izin verilmiştir. Tuğrakeş vezir denilen bu eyalet valilerinin tuğra çekmek yetkileri Kemankeş Kara Mustafa Paşa’nın sadaretine kadar devam etmiş ve onun son zamanında kaldırılmıştır 1640-43 M.) (1).
Osmanlı tarih belgelerinde geçen “tevki-i hümâyun” “tevki-i refî” “tevki-i refi-i hümâyun” “nişân-ı şerif-i âlîşân-ı sultanî” “tuğrây-ı garrâ” “tuğrây-ı garrây-ı sâmi mekân-ı hâkanî” “nişan-ı hümâyun” “tuğray-ı meymun” “misal-i meymun” “misal-i hümayun” “nişan-ı şerif-i âlîşan” “alamet-i şerife” gibi deyimlerin hepsi de tuğra demektir. (1)
Hükümdar ve şehzade tuğralarından başka vezir-i azamın ve eyaletlerdeki vezir, beylerbeyi ve sancak beylerinin hükümet ve eyalet işlerine ait belgelerde imza yerine geçmek üzere tuğrayı andıran “pençe” tabir edilen alametler kullandıkları görülmektedir. Bunun Osmanlılar’da hangi tarihte başladığı ve Osmanlılar’dan önce de kullanılıp kullanılmadığı belli değildir. Pençe, yazılan şahısların derece ve önemlerine göre belgenin sağ kenarının başına veya ortasına veya imza yerine belgenin sonuna Arap harfleri ile çekilirdi. Eğer belge batı dillerinden biri ile yazılmışsa o zaman pençe belgenin sol tarafına çekilirdi. Pençeler tuğradan farklı olarak tek kavislidir. Çift kavis ancak tuğralarda olup başkaları çift kavis çekemezlerdi. Sadrazamların buyuruldularına pençe koymaları 19. yüzyıl ortalarından sonra yerini resmi mühüre bırakmıştır. Vezir-i azam, vali ve beylerbeylerinin pençe ve resmi mühür ile onayladıkları emirlere “buyuruldu” denilirdi (1).
En eski Osmanlı tuğrası ikinci Osmanlı sultanı Orhan Gazi’ye aittir. Bu tuğrayı taşıyan iki belge bulunmuştur (2). Birinci sultan Osman Gazi’ye ait bir tuğraya günümüze dek hiçbir yerde rastlanmamıştır. Bu nedenle 36 Osmanlı padişahı ama 35 Osmanlı padişah tuğrası vardır. (Ancak duyumlarımıza göre Osman Gazi’ye ait bir tek sikke (para) bulunmuştur ve bunda "Osman bin Ertuğrul bin Gündüz Alp" ifadesi yer almaktadır).
Tuğraların büyük Selçuklulardan Anadolu Selçukluları ve beylikleri aracılığı ile Osmanlılara geçtiği kabul edilmektedir (1). Tuğralar, Osmanlı devletinin kuruluşundan yıkılmasına kadar çok çeşitli yerlerde kullanılmış, hat sanatında bir kol olmuş ve resmi görevini tamamladıktan sonra tarihe mal olmuştur (3). Halen hat sanatını icra edenlerce sanatsal amaçlı olarak yaşatılmaktadır.
Önceleri ahitname, name-i hümayun, berat, menşur ve fermanlar gibi pek çok resmi evrak üzerine resmiyet kazandırmak için çekilen tuğra daha sonraları hükümdarlık (hanedan) sembolü olarak paralarda ve yine bu ilk devirlerde (onbeşinci asır) defterhane defter ve kayıtları başında ve daha sonra ise bir arma olarak bayraklar, pullar, senetler, nüfus tezkereleri, pasaportlar, resmi abideler, resmi binalar, savaş gemileri, çeşmeler, imaretler, camiler ve saraylarda da kullanılarak genelleşmiştir (1).
Tuğra Türklere özgüdür. Tuğranın şekli kendine mahsustur. Ne herhangi bir şey tuğraya benzer, ne de tuğra herhangi bir şeye (4). Her tuğrada bir yandan alışılmış tuğra şeklini korumak, diğer yandan her sultanın künyesini bu şekille barıştırmak. Zor bir sanat. Osmanlılarda Orhan Gazi’den Sultan Vahideddin’e kadar tekrarlanan ve değişen parçalarla tuğraların estetik evrimini izlemek çok ilgi çekicidir ve bu haliyle tam Osmanlı tuğra serisi bir sanatın tarihinin 600 yıllık film şeridi gibidir.
İlk yirmi kadar Osmanlı tuğrasının sanatsal açıdan olmasa da tarihsel açıdan önemi vardır. Yalnız bunlar içinde yedinci padişah Fatih’in ve onuncu padişah Kanuni’nin tuğraları kendilerinden önceki ve sonrakilere göre estetik ve şekil açısından birer sivrilme yaparlar.
Tuğra simgesel anlamı ile belgelerin başında yer alırdı, sonunda değil...(4)
Tuğra kelimesi Osmanlıdan önceye dayansa da ve yine tuğra benzerleri daha eski Türk devletlerinin belgelerinde kullanılsa da Osmanlı tuğralarının kendilerinden öncekilerle isim benzerliği dışında ortak yanı pek yoktur. İlk Osmanlı tuğrasının sahibi Orhan Gazi’nin tuğrasında yazılı Orhan ve Osman kelimelerinin yazılış şekli kendinden sonra gelen tuğraların iskeletini oluşturmuştur (3).
Belge üstündeki tuğranın büyüklüğü belge kağıdı ile yazıların durumuna bağlı ve bunlarla uyumlu olurdu. Tuğraların sağ tarafına çiçek koymak veya mahlas yazmak usulü sonradan meydana çıkmıştır (1)
Tuğralar bir arma olarak olgunlaşmış halini aldıktan sonra hattatlar sanatsal boyuta geçerek hep daha güzelini yazmaya çalışmışlardır. Sanatsal tuğra tabloları halinde padişah tuğraları dışında yakın zamanlarda Kur’an-ı Kerim’den ayetler, hadisler, dualar, şahıs isimleri vb. de yazılmıştır.
Bir padişahın tuğrası kabul gördükten sonra saltanatı boyunca içeriği değişmezdi. Ancak farklı ellerden farklı çıkan tuğralar da elbet olurdu. Bir Osmanlı belgesinin tarih tesbitinde, varsa üzerindeki tuğranın sahibinin bilinmesi çok yardımcı olur. Hatta tuğradaki nüanslar tarih aralığını daha da kısaltır (3).
Tuğralar içinde en mükemmel tuğra Hattat Sami Efendi tarafından yazılan II. Abdülhamid tuğrası kabul edilmekte ve sayın Prof. Dr. Uğur Derman bu tuğra için “Tuğraların Padişahı” demektedir (5).
Tuğraların okunabilmesi tüm Osmanlı tuğralarının bir araya getirilmesi ile mümkün olmuştur. Bu meyanda Suha Umur’un çalışmaları takdire şayandır, eseri bize yol göstermiştir, kendisini en iyi dileklerimle zikrediyorum.
TUĞRANIN BÖLÜMLERİ
1- Sere (Kürsü): Tuğranın en altında bulunan ve asıl metnin (padişah ve babasının adı, ünvanları ve –el- muzaffer daima duası) yazılı bulunduğu kısımdır.
2- Beyze’ler (Arapça: yumurta): Tuğranın sol tarafında bulunan iç içe iki kavisli kısımdır.
3- Tuğ’lar: Tuğranın üstüne doğru uzanan “elif” harfi şeklindeki uzantılardır. Her zaman elif değillerdir. Bazen harf de değillerdir. Yanlarında yer alan flama şeklindeki kavislere “zülfe” denir.
4- Kollar (hançere): Beyzelerin devamı olarak sağa doğru paralel uzanan kollardır.
Bazı tuğralarda sağ üst boşlukta ilgili padişahın “mahlas” veya sıfatı da görülür.

 
Olgunlaşmış bir tuğrada iki beyze ve üç tuğ yer alır. İçerik metni bunları karşılamazsa bazı tuğralarda esas metinle ilgili olmayan şekiller de yer alır ki, bunlar klasikleşmiş tuğra şeklini korumak ve kendinden önceki tuğraya benzetebilmek için eklenmişlerdir. Bir anlam ifade etmezler (1).

Yazı mı tura mı?
Eski paraların değerini gösteren kısmına yazı, tuğralı yüzlerine de tura denerek kolay kur’a çekimi için kullandığımız “yazı mı tura mı?” deyimi buradan çıkmıştır.

Ünlü tuğrakeşler
Sanatsal anlamda en usta tuğrakeş hattatlar Mustafa Rakım, Sami Efendi ve İsmail Hakkı Altunbezer olarak sayılabilir.
Tuğra Web Sitesi
Bütün Osmanlı Padişah Tuğraları ve detayları tarafımızdan 2002 yılından beri Internet aracılığı ile tüm dünyadaki meraklıların istifadesine sunulmaktadır (www.tugra.org).
Kaynaklar
1- Uzunçarşılı İ.H. Tuğra ve pençeler ile ferman ve buyuruldulara dair. Belleten, Sayı: 17-18 s. 101-157; 1941.
2- Orgun Z. Tuğralarda el-muzaffer daima duası ve şah ünvanı, şehzade tuğları, Mehmed II’nin tuğra, imza ve mühürleri. Türk Tarih Arkeologya ve Etnografya Dergisi. Sayı V. İstanbul, s. 203-220; 1943.
3-Umur S. Osmanlı Padişah Tuğraları. Cem Yayınevi. İstanbul,1980.
4-Boydas N. Osmanlı Tuğralarına Eleştiri Açısından Bir Bakış. http://yayim.meb.gov.tr/dergiler/143/2.htm
5-Derman, Uğur M. Tuğralarda estetik. İlgi mecmuası, sayi: 33, s.16-24. 1982

Türkiye'de İÇ GÖÇLER..!

İç göçler 1950 'den sonra Ulaşımın gelişmesi ve sanayileşme ile artış göstermiştir.
İç Göçün (Köyden Kente) Sebepleri
1. Hızlı nüfus artışı,
2. Tarım alanlarının miras yoluyla küçük parçalara ayrılması,
3. Tarımda makineleşme ile işsizliğin oluşması (bu genelleme Karadeniz bölgesi için geçerliliğini yitirir.).
4. Eğitim hizmetleri, alt yapı hizmetlerinin yetersizliği,
5. Kan davaları ve terör.
6. İklim ve yer şekillerinin olumsuz etkileri.
7. Sağlık hizmetlerinin yetersizliği (en az etkili).
8. İş imkanlarının sınırlı olması.
9. Kentlerde sanayinin gelişmiş olması.
Köyden Kente Göçün Sonuçları
1. Nüfusun dağılışında dengesizlik olur.
2.Yatırımların dağılışında dengesizlik olur.
3. İşsizlik ortaya çıkar.
4.Konut sıkıntısı olur. Sonuçta gecekondulaşma olur.
5.Sanayi tesisleri (fabrikalar) kent içinde kalır.
6. Çevre sorunları artar.
7.Trafik, eğitim-sağlık problemleri olur.
8.Alt yapı hizmetlerinin götürülmesi zorlaşır.
9.Kültür çatışması olur.
10.Kırsal kesimdeki yatırımlarda verimsizlik olur.
Köyden Kente Göçü Önlemek İçin
1.Sulamalı tarım yaygınlaştırılmalı,
2.Modern tarım yöntemleri yaygınlaştırılmalı.
3.Besi ve ahır hayvancılığı geliştirilmeli.
4.Eğitim -sağlık hizmetleri geliştirilmeli.
5.Tarıma dayalı sanayi kolları kırsal kesime kaydırılmalı
6.Alt yapı hizmetleri geliştirilmeli (yol ,su, elektrik, haberleşme).
GÖÇ
Waugh'a göre (1990: 301) "göç, devinim ve insanın yerleşme yerinde, bazı dönemlerde, kalıcı değişimidir. Göçler itici ve çekici faktörlerin etkileri ile ortaya çıkmaktadır. İtici faktörler, insanları mevcut yerleşmelerinden hoşnutsuz eden baskılar nedeniyle uzaklaştırırken, çekici faktörler insanların yeni bir yerleşmesine etki eder". Göç, kısaca, insanların yaşadıkları yerleri
herhangi bir amaçla uzun veya kısa süreli olarak değiştirmesi olayıdır.
Göçün Sebepleri
Göç hareketinin çok sayıda sebebi bulunmaktadır. İnsanların yaşamlarını devam ettirebilmeleri için ekonomik anlamda, içinde bulundukları devre göre, belirli standartlarda olanaklara sahip olmaları gerekmektedir. İnsanlar yaşamak için öncelikle fizyolojik ihtiyaçlarını karşılamak zorunda olup, bunun için belirli bir gelire ihtiyaç duyarlar. Bu amaca yönelik insanlar, bir işte çalışarak kendisinin ve bakmak zorunda olduğu kişilerin geçimini sağlamaktadırlar. İnsanlar bulundukları ortamlarda iş bulamıyor ve geçimlerini sağlayamıyorlarsa iş bulabilecekleri bir yere göçmek zorundadırlar. Bu nedenle de araştırma sahasında, göçün en önemli sebebi, iş bulmak amacını taşımaktadır (%78,1). GAP'ın faaliyete geçmeye başlaması ile beraber, bu neden ortadan kalkmaya başlamıştır Yukarıda değinilen göçün nedenlerini Gökçe'de (1996: 264) destekleyerek, 1981 verilerine göre %40 olan topraksız çiftçi ailelerinin oranının 1993'e gelindiğinde de aynı olduğunu belirtmiştir. Ayrıca, bu durumun topraktan yeterli geçim sağlayamama, kentlere kitlesel göç ve işsizlik sorununu da beraberinde getirdiğini vurgulamıştır. Araştırma sahasında göç olayının sebeplerinden bir diğeri "kan davası"dır. Kan davasının göç nedeni olması (%2,1), sahada kan davası olaylarının hala devam ettiğini göstermesi bakımından oldukça önemlidir. Bu çağdışı olayın hala yaşanıyor olması sahadaki insanların geleneksel etkilerinden kopamıyor olmasının bir göstergesi olması yanında, eğitim, ekonomik ve kültürel anlamdaki bazı eksikliklerin etkili olduğu söylenebilir. F. Doğanay
(1997: 21-22), Harran'da 1970'li yıllarda, bazı aileler arasında kan davasının olduğuna dikkat çekerek, bunun ailelerde huzursuzluk ve güvensizlik nedeni olduğunu belirtmiştir.
Araştırma sahasında, ankete katılan hane halkı reislerinden köyden "göçmek isteyenlerin" oranı azımsanmayacak kadar çoktur (%25,4), Ancak, bu sadece bir istek olup, kesinleşmiş bir olay değildir. Köyden göçmek istemeyenler ise çoğunluğu oluşturmaktadırlar (%74,6). Bu da, göçün durmaya başladığının göstergelerinden kabul edilebilir.
Ankete katılan hane halkı reislerinden yurt içine göçmek isteyenlerin önemli bir kısmı; Adana (%34,9) ve İstanbul'u (%21,7) tercih etmişlerdir. Göç isteği çoğunlukla yakın merkeze ve il içine doğru bir hareketlilik göstermiştir (%72,2), (Tablo 5). Bu oranlara bağlı olarak göç isteğinin, iş imkanı fazla olan gelişmiş uzak merkezlere ve yakın merkezlere şeklinde olduğu söylenebilir.
Dış göç eğilimine karşın, Şanlıurfa'dan dışa göç eğilimi son 15-20 yıl süresince sürekli düşüş göstermiştir. Buna karşın, bölge kentlerine olan göç; nüfus yığılmasına sebep olmaktadır.
Araştırma sahasına, göç ederek gelenlerin çoğu iş imkanının artmış olduğunu belirtmişlerdir (%73,3). İş kurduğu için gelenlerde de artış vardır (%6,7) Bu durum, GAP'ın ve Şanlıurfa ilinin iş cazibesi bakımından önemli olmaya başladığını gösterdiği gibi gelecekte de önemli olacağının işaretlerindendir.
Sahada 1995 yılından itibaren, Atatürk Barajı'ndan sulamanın başlaması ile beraber, önceleri Türkiye'nin diğer bölgelerine çalışmaya giden insanların geriye dönmeye başlamış olmasına karşın, bu "tersine göç" nüfusun artış hızını etkiyecek kadar yüksek değildir. Çünkü, göç hareketinin etkileri kısa sürelerde görülmez. Araştırma sahasında yaşayan insanlar, daha önceleri, Adana ve Çukurova gibi yerlere çalışmaya gitmişlerdir. 1995'te GAP'ın devreye girmesi ise, henüz yeni sayılabilecek bir olaydır. Bunun "tersine göç"gibi sosyal boyuttaki olaylara geç tesir etmesi de gayet doğaldır. Bölge dışına göç eden insanlar göç ettikleri yerlerde ekonomik faaliyetlerini sürdürdüğü gibi buralardan genellikle geriye dönmek istemezler. Çünkü, geriye döndükleri zaman tekrar geldikleri yerlere uyum sağlamaları da geç olacak ve buna bağlı olarak da kurulu düzenleri bozulacaktır. Türkiye'de son yıllarda yaşanan, ülke genelindeki ekonomik çıkmazın da tersine göçe olumsuz etkisi olduğu söylenebilir. Bu sebeple, son yıllarda artması beklenen tersinegöç, yukarıda belirtilen nedenlerle az gerçekleşmiştir. Tersine göç olgusunun az da olsa başlamış olması, GAP'ın çekici özelliklerinden kaynaklanmaktadır.
Yukarıda ortaya koymuş olduğumuz görüş, bazı araştırmacılar tarafından da desteklenmektedir. GAP entegre bölgesel kalkınma projesi gerçekleştiğinde, Güneydoğu Anadolu, göç veren değil, yüksek oranda göçlerin yöneldiği bir bölge olacaktır. Gaziantep ve Şanlıurfa bölgenin en büyük ve Türkiye'nin sayılı metropolleri arasına girecektir (H. Doğanay, 1997: 448). Gökçe'de bu görüşü destekleyerek (1996: 265), 2005 Hedef Yılı'nda, bölgesel istihdamın 1985 yılına göre % 251 oranında artış kaydedeceğini, buna karşılık, nüfus artış oranının ise % 240 olacağını belirtmiştir. Görüldüğü gibi, 2005 Hedef Yılı'nda bir istihdam fazlalığı dikkati çekmektedir. Bu istihdam fazlalığının bölge dışında çalışan nüfusu bölgeye çekme gücü vardır.
Yukarıdaki araştırmacıları Özer'de destekleyerek (1997: 161), GAP ile birlikte bölgenin önemli oranda göç alacağını ve bu göçün en büyüğünün projenin başları ile (1990) sonları yani ürünlerin verileceği dönem (2010) olacağını belirtmiştir. Ayrıca, GAP bölgesine proje ile birlikte ve projeden sonra genellikle Doğu Karadeniz, Doğu Anadolu ve İç Anadolu'dan göç geleceğini vurgulamıştır.
Görüldüğü gibi, GAP'ın tamamlanmasıyla birlikte sadece daha önce araştırma sahasından Türkiye'nin diğer bölgelerine göç eden insanlar sahaya göç etmeyecek, buna ilave olarak Ülkenin diğer bazı bölgelerinden de araştırma sahasına göç hareketi gerçekleşecektir. Çünkü, GAP tamamlandığında sahaya göç verme ihtimali olabilecek bölgelerde istihdam sorun olmaya devam ederken, GAP bölgesinde istihdam fazlalığı olacaktır. Bu da, sahaya diğer bölgelerden göç hareketinin gerçekleşmesi için yeterli bir nedendir.
Araştırma sahasında "geni aile tipi"nde olan ailelerden işini ve kazancını ayıran bireyler daha sonra "çekirdek aile" kurarak toplumsal manada yaşamlarını önceki geniş ailelerinden ayrı olarak devam ettirirler. Bu durum, göçe sebep olabilmektedir. Şöyle ki; evini ayırarak yeniden çekirdek aile oluşturan bireyler bazen bulunduğu yerden iş bulmak için ayrılarak göç ederler.
İç Göç
Günümüzde, insanlar daha rahat ortamlarda yaşamak istemektedirler. Bu istek aynı zamanda göç nedenlerinin en önemlilerindendir. Göç çoğunlukla, insanların bölgeleri dışındaki sanayileşmiş büyük şehirlere olurken, bazen kendi yaşadıkları kırsal alanların bağlı bulundukları il ve ilçe merkezlerine de olabilmektedir. Hatta, bazı insanlar yurt dışına bile göç ederler. Araştırma sahasında, son zamanlara gelinceye kadar ciddi düzeyde bir göç olayı söz konusu idi. Ancak, sulamalı tarıma geçilmesi nedeniyle böyle bir hareketlilik ortadan kalkmaya hatta tersine dönmeye başlamıştır. Bu tersine durum, yani "tersine göç" çok önemli oranlarda olmamakla birlikte böyle bir eğilimden söz edilebilir. Şanlıurfa ilinde göç 1990'lı yıllar ve öncesinde negatif iken; 1990'lı yıllarda durmaya günümüzde ise tersine dönmeye başlamıştır.
Araştırma sahasında yurt içine göç; "il içi" ve "il dışı" olarak iki şekilde değerlendirilebilir. Ankete katılan hane halkı reislerinden il dışına göç eden hane bireylerinin olduğunu belirtenler önemli bir oran oluşturmaktadır. Hane halkı reislerinden önemli bir kısmı, haneden herhangi bir bireyin yurt içine göçtüğünü belirtmişlerdir. Göç eden hane halkı bireylerinin önemli bir kısmı (%45,5) Adana'yı tercih etmiştir. İl dışına göç edenlerin çoğunluğu ise çevre illeri tercih etmişlerdir (%55,8). Geriye kalanların önemli bir kısmı, Şanlıurfa Merkez İlçe'ye göç ederken (%23,9), arta kalanlar ise uzaktaki illere göçmüşlerdir
Sulamalı tarım henüz ildeki iş isteğine yeterince cevap veremediği için Şanlıurfa'da hala il dışına göç vardır. Sulamalı tarıma 1995'te geçildiği düşünülürse bu durum oldukça doğaldır. Göç gibi toplumsal olayların sonuçlarının ortaya çıkması uzun sürebilir.
Hane halkı reislerinden ülke içinden göç ederek geldiğini belirtenler %3,2 orandadır. Bu da, GAP'ın bir çekim gücü oluşturmaya başladığını göstermektedir. Ülke içinden göç ederek gelenlerin çoğunluğu Adana (%38,5) ve Gaziantep'ten gelmiştir (%30,8). Şanlıurfa'dan göç ederek geldiğini belirtenler de önemli bir orandadır (%15,4), (Tablo 9). Daha önceleri tarımda ve değişik işlerde çalışmak amacıyla Adana ve Gaziantep'e çalışmaya giden ailelerin geriye dönmeye başlamış olması iç göç içerisinde değerlendirilebilir.
Toplam hane halkı reislerinin Şanlıurfa il merkezinden Şanlıurfa'nın değişik köylerine göçtüğünü belirtmesi dikkat çekicidir. Çok ciddi bir oranda olmamakla beraber Şanlıurfa'da "kentten köye göç" olgusu başlamıştır. Bunun da başlıca sebebi, ilde sulamalı tarıma geçilmesi ile sulamalı tarım arazilerinde işgücüne ihtiyaç doğmasıdır. Bu durum, aynı zamanda GAP'ın sonuçlarının alınmaya başlandığının da bir göstergesidir.
Araştırma sahasında "kırdan kente" göçün en önemli sebepleri şunlardır:
- Kırsal alanlarda yeterli iş imkanın olmaması,
- Miras yoluyla arazilerin bölünmesi veya çiftçilikle geçinen ailelerin toprak sahibi olamamaları,
- GAP kapsamında yer alan Atatürk, Birecik ve Hacı Hıdır Barajı'nın göl aynası altında kalan yerleşmelerdeki insanların kente göç etmesi en belirgin nedenlerdendir.
- Kırdan kente göçün bir başka sebebi de; kırsal kesimde doğurganlık oranın fazla olması dolayısıyla aşırı nüfus artışıdır.
Zorunlu Göç Araştırma sahasında, GAP ile gerçekleştirilen baraj gölü aynasının altında kalan yerleşmelerden başka yörelere önemli miktarda göç yaşanmıştır. Ayrıca, kan davası ve terör zorunlulukları dahilinde de "zorunlu göç" olayı mevcuttur. Sahada zorunlu göç olayı, özellikle Atatürk, Birecik ve Hacı Hıdır barajlarının göl aynalarında kalan yerleşme yerlerinde yaşayan insanların göçmek zorunda kalması durumu ile daha da önem kazanmıştır (Tablo 10). Gerek araştırma sahasında, gerekse GAP Bölgesi'nde baraj göl aynalarının suları altında arazileri ya da ev ve dükkanları kalan insanların bu mülklerinin kamulaştırılması ve bu insanların yeniden yerleştirilmeleri birbirinden ayrılmayan konulardır. Sahada kamulaştırma ve yeniden yerleştirme sorunlu olmuştur. Bu sorun, ekonomik olduğu kadar sosyolojik ve psikolojiktir. Bu sebeple, üzerinde özenle durulması gereken bir konu olup, hala devam eden bir problemdir.
Yeniden yerleştirme zorunlu göçün bir çeşidi olarak tanımlanabilir. Araştırma sahasında, devlet tarafından oluşturulan tesisler sebebiyle kamulaştırmadan etkilenenlerin iskanı 2510 sayılı İskan Kanunun Ek-10 Maddesine göre isteğe bağlı olarak yapılmıştır. Vatandaş devlet eliyle iskan istemediği takdirde kamulaştırma bedellerini alabildikleri gibi, diledikleri şekilde kullanmak için serbest bırakılmışlardır. İnsanların zorunlu olarak yeniden iskana tabi tutulmaları, hiçte istenecek bir durum değildir. Bu sebeple de
birtakım sorunlar ortaya çıkmıştır. Bu sorunlar bazen gerçek olurken bazen de spekülatif olmaktadır.
Sahada zorunlu göçe etki eden en önemli faktörlerden birisi PKK adlı yasadışı terörist örgütün ortaya koymuş olduğu terörist faaliyetlerle ortaya çıkan güvenlik sorunudur. PKK'nın bölgede göstermiş olduğu faaliyetlerden canını kurtarmak isteyen insanlar özellikle kırsal kesimden kent alanlarına göç etmişlerdir. Bu durum, son 5-6 yıldır bu örgütün faaliyetlerinin durdurulması ile oldukça az bir düzeye indirgenmiştir. PKK, sahada fazla etkili olmamakla beraber, Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerinin bazı illerinde daha etkili olmuştur. Güvenlik sorunu, gerek Şanlıurfa'da, gerekse bölgedeki diğer illerden Şanlıurfa merkezine göç olaylarının yaşanmasına sebep olmuştur.Kaynakwh webhatti.com: Türkiye'de İÇ GÖÇLER
Göçün Sonuçları
Göç olgusu genellikle olumsuz olup, göç veren yeri olumlu ya da olumsuz etkilediği gibi göç alan yeri de aynı şekilde etkilemektedir. Bu sonuçları göçveren yerler ve göç alan yerler için ayırarak ele almak mümkündür.
Göç veren yerler için;
- Öncelikli olumsuzluğa sahip olan iş gücü göçüdür. İş gücü göçü o yerin iş yapma ve ürün üretme becerisinin azalması ya da yok olması demektir.
- Sermaye göçü ise, göç veren yeri sermaye açısından olumsuz etkileyerek, bu yerdeki toplam sermaye miktarını azaltır.
- Beyin göçü bir diğer olumsuz etki olup, belki de en olumsuzudur.
Çünkü, göç veren yerin beyin kadrosunun azalması demektir. Bu da, bir yerin gelişimi için en gerekli olan unsurunun yok olması manasını taşır.
- Göçün uzun vadeli etkisine bakıldığında, göç eden nüfus daha önce yaşadığı yere dönerse göçtüğü yerde kazanmış olduğu sermayeyi göç etmeden önceki yere taşıyabilmektedir. Bu yönüyle ortaya çıkan döngüsel durum, göç veren yerler için ancak uzun vadeli olarak, bir yarar sağlamaktadır. 1990'dan önceki yıllarda il dışına göçmüş olan nüfus, 1995'li yıllarda artık Şanlıurfa'ya göçmeye başlamıştır. Tersine göç eden bu nüfus daha önce göçmüş olduğu Adana, Mersin ve diğer bazı şehirlerde kazanmış oldukları bilgi, beceri ve sermayelerini il için kullanmaktadırlar. Araştırma sahasında, pamuk yetiştiriciliğinin fazla yapılma sebeplerinden birisi, yukarıda belirtilen bölgelerden, tersine göçle gelen nüfusun pamuk tarımını bilmesi ve yapmak istemesiyle az da olsa alakalıdır. Suruç ilçesindeki çiftçilerin önemli bir kısmı daha önce Mersin ve Adana'da pamuk işçiliğinde, özellikle pamuk sulamasında çalışmıştırlar. Bu sebeple, göçe katılan çiftçilerden, pamuk yetiştiriciliği konusunda diğer çiftçiler yararlanmaktadırlar.
Göçün, göç alan yerler içinde olumlu ve olumsuz etkileri vardır. Göç alan yerlere olan olumsuz etkileri şunlardır:
- Yerel yönetim boyutunda oldukça önemlidir. Göç ederek gelen insanların barınması, sosyal ve kültürel manada bir takım hizmetleri alması için en fazla iş yerel yönetimlere düşmektedir. Bir yere göç edilmesi eğer göç patlaması şeklinde ise bu durum çok daha ciddidir.
- Göç eden nüfusun göç ettikleri yere sosyal ve kültürel boyutta uyum sağlaması ayrıca değerlendirilmesi gereken bir problemdir. Bu durumda bir Güneydoğu Anadolu Projesi'nin (GAP) Şanlıurfa'daki Göçe Etkisi çok yerel yönetim çaba gösterse de yeterli olamamakta ve göç eden nüfusun bir takım sosyal ve psikolojik problemi ortaya çıkmaktadır. Doğrudan insanların ruh sağlığı ile alakalı olması dolayısıyla göç olgusu içerisinde belki de en önemli olumsuzluk budur. Göç olgusu, gerek nedensel açıdan gerekse sonuç açısından daha çok ekonomik bir boyut taşımaktadır. Bundan dolayı da göç olgusunun olumsuzluğunu ortadan kaldırmak için göç eden insanların bulundukları yerlerde değerlendirilmesi göç probleminin çözümü için en kısa ve en ekonomik yoldur.
Göç alan yerler için göçün olumlu etkileri: Göç ederek gelen nüfusun beceri düzeyleri göç ettiği yeri olumlu etkiler. Göç eden nüfusun sermaye olanakları da gittiği yerde kullanılmaktadır. Dolayısıyla, göç eden insanların sahip olduğu bütün olumlu imkanlar göç ettiği yerde kullanılmakta ve buna bağlı olarak, göç veren yer kısa süre içerisinde bu nüfusun olumlu yönlerinden yararlanamamaktadır.
SONUÇ
Araştırma sahasında göçün en önemli sebebi istihdam sorunudur. Daha iyi yaşam isteği, toprak mülkiyetinin olmaması ya da az olması, eğitim ve kan davası diğer göç nedenleridir. İtici faktörler nedeniyle 1990'lı yıllara kadar Şanlıurfa'dan ülkenin bazı bölgelerine önemli miktarda göç yaşanmıştır.
Ülkenin farklı bölgelerine göç eden insanlar, 1995'te Atatürk Barajı'ndan sulamanın başlaması ile ortaya çıkan istihdam olanakları nedeniyle geriye dönmeye başlamışlardır. Bu "tersine göç", ilde son on yılda en önemli insan hareketi olmuştur. Önceleri göç hareketi, daha çok araştırma sahasından Türkiye'nin diğer illerine doğru görülürken, günümüzde GAP'ın faaliyete geçmesine bağlı olarak, çevre illerden araştırma sahasına olmaktadır.
Araştırma sahasında kırsal kesim son zamanlarda, sulamalı tarım ile birlikte kentsel alanlara kıyasla daha fazla istihdam olanağı sağlamaktadır. Bu istihdam olanağı çoğunlukla tarımsal faaliyetlerde olmaktadır. Bu sebeple, sahada 1995 yılından itibaren özellikle Şanlıurfa'nın merkezinden Merkez İlçe'nin köylerine ve baraj sulamasının başladığı ova köylerine doğru "kentten köye göç" başlamıştır.
"Zorunlu göç" içerisinde yer alan kamulaştırmaya dayalı yeniden yerleştirme hem sosyo-ekonomik hem de psikolojik bir olaydır. Yeniden yerleştirme çalışmalarına bu açılardan yaklaşılarak, bu durumdan etkilenenlere en uygun ortamlar hazırlanmalıdır. Kaynakwh webhatti.com: Türkiye'de İÇ GÖÇLER
Şanlıurfa'da "yarı-göçebe" toplulukların mevsimlik devinimi uzun yıllardan beri var olan bir mevsimlik göç olayı olup, ilde Karacadağ ve Tektek dağlarında az da olsa devam etmektedir. Ayrıca, pamuk işinde çalışmak için Şanlıurfa'ya pamuk çapalama ve toplama mevsiminde çevre illerden gelen işçi göçü de mevsimlik göç içerisinde değerlendirilebilir. Araştırma sahsında, göçün olumsuz tarafı "iş gücü, sermaye ve beyin göçü"dür. Göçün olumlu sonuçları ise uzun vade de gerçekleşmekte olup, "sermaye ve kalifiye iş gücü" şeklindedir.

milenyum da hayatımızı kolaylaştıracak icatlar..!!

Bu sürahi ile iki bardağı aynı anda doldurabilir ve zamandan kazanabilrsiniz, servis yapan biriyseniz bunu işinizde rahatlıkla kullanabilirsiniz...

Yan yana fotoğraf çekilmek için üçüncü bir şahsın sizi çekmesine gerek yok, ister arkadaşınızla isterseniz de kendinizi tek başınıza çekebilirsiniz.

2 kişilik ve 4 kişilik oyunlardan bol bir şey yok ancak sıra 3 kişilik oyunlarda.3 kişi olduğunuzda canınız sıkılmasın, satrançla başlayan bu grup özelliği diğer oyunlara da yansıyacağa benziyor...



Türk kadının vazgeçilmezi olan örgü işleri artık geceleri karanlıkta da yapılabilecek.Işıklı şişler tığlar yakında evlerimize ulaşır.Hadi hayırlısı...Kaynakwh webhatti.com: **...İlginç İcatlar...**


İlk bakışta ruju andıran bu tasarım aslında bir bıçak.

Şaka bir yana bu bir duşkabini...Bebekleri yıkamak için tasarlanmış, böylece anneler rahatlıkla bebeklerini yıkayabilir çünkü bebeğin kıpırdanması büyük ölçüde engelleniyor...


Çocuklar düşe kalka büyür ama yaralanmalarını artık engelleyebiliriz.Görüldügü gibi artık bebekler yere düştügünde korkmanıza hiç gerek yok...




Misafirleriniz çok kalabalık ve kahve koymak zor mu oluyor? İşte bu kupalar birbirlerine kenetlenebiliyor ve elinizde hepsini rahatlıkla tutabiliyorsunuz ve doldurmak artık daha kolay oluyor.



Çiçek yetiştiriyormusunuz bilemem ama bunu cok seveceksiniz. Müzik çalarınızı(ipod,mp3 player,pc...) baglıyorsunuz ve çiçeğiniz müziğin ritmine göre dans ediyor, cok eglenceli olabilir.




Kıyafetteki ciğerler sigara içtikçe siyahlaşıyor, heralde görünce içesimiz gelmez...


Etrafınızdaki seslere göre hareketlenen bir eko düşünün ama bu t-shirt ün üzerinde olacak, işte bu tam o işe yarıyor, enerjiyi de cebindeki pilden alıyor, konserlerde tüm ilgiyi üzerinize çekebilir ve çok eglenebilirsiniz...

Dondurma artık üstümüze dökülmeyecek, görüldüğü gibi külahın etrafındaki koruyucu, dondurmanın üzerimize akmasını önlüyor, özellikle çocuklar kullanmalı..



Ev dekorasyonunuzu az da olsa farklı yapmak isterseniz bu cok güzel bir örnek olabilir...




Nostaljik bir tasarım, gerçekten cok güzel görünüyor...Taş devri gibi

Bilgisayar..??

İnsanlığın ilk günlerinden beri hesap yapmaya her zaman ihtiyaç duyulmuştur. İlk insanlarda hesaplama; varlıkları başka bir grubun elemanlarıyla eşleştirme yapılarak yapılmıştır. ÖR: Bir sürüdeki koyunları çakıl taşları temsil ediyordu ve bu taşlar bir torbada saklanıyordu. Bir koyun eksilirse bu çakıl taşlardan taş çıkarılıyordu, ya da taş ekleniyordu.

İnsanların hesaplama yöntemi ilk kez Abaküsle düzenlenmiştir. Böylece, Pozisyona bağlı sayı gösterimine başlandı.

İşlemler sembolik gösterimlerle ifade edildikten sonra Papirüs denen [Linkleri görmek için üye olun]lar ve hayvan derileri depolama aracı olmuştur.

Başta Taşkentli alim Muhammed İbni Musa el Harezmi olmak üzere bazı isimler bilgisayar ve parçalarını bir araya getirmiştir. Günümüzdeki adını El Harezmiden almıştır.

Algoritma bilgisayar programının alt adımlarının gösterimidir. Kaynakwh webhatti.com: Bilgisayarı Kim Buldu Tarihi Tarihçesi icadı

1642’de Blaise Pascal eldeki toplama yapan oyuklu makine geliştirdi. 1673’de Gattfried Leibniz çarpma yapan makine geliştirdi.

1801’de Jasoph - Marie Tacguard otomatik dokuma tezgahı icat etti. Bu makine, insan yerine makine kullanımına geçtiği için Fransa’da isyana neden oldu.

1802 yılında Charles Bobboge çalışmaları yetersiz buldu ve Fark Makinesini icat etti. Bu makine için İngiliz Hükümetinden yardım istediği için tarihe geçti.

1833’te ise Bobbege Analitik makineyi icat etti. Bu yüzden Babbage’a “Bilgisayarın Babası” dendi.

1925’te [Linkleri görmek için üye olun]nevar Bush integral ve diferansiyel alabilen bir analiz makinesi icat etti. 1930’da nihayet dünyanın en büyük hesaplama aygıtı yapıldı. 1935’te Alman Konrad Zuse elektrikli ikili tabanda işlem yapan Z-1 adlı bilgisayarı geliştirdi. 1938’de Z2 tasarlandı. Konrod 2. Dünya savaşından sonra Zürih üniversitesinde Z-4 adlı bilgisayarı geliştirdi.

2. Dünya Savaşı boyunca uçaks[Linkleri görmek için üye olun] için bilgisayara ihtiyaç duyuldu.

İlk geniş ölçekli otomatik, elektromekanik bilgisayar Howard Aiku ve Messrs tarafından 1944’te gerçekleştirilen MARK I’dır.

1943’te başlanan ENIAL bilgisayarı değişik üniteleri bağlayan, programlanabilen, paralel hesaplama yapan dev bilgisayardır.

1947’de transistör icat edildi.

Transistör bilgisayara güvenilirlik ve hız getirdiğinden bir devrim oldu.

1960’da Gene amdahl kesirli sayılarda işlem yapan, ilk TİCARİ BİLGİSAYARI yaptı.

1957’ye kadar bilgisayarda bellekler kısaydı. 1957’de RAMAL hard diske sahip ilk bilgisayarı üretti.

1958’de elektronik dönem tam anlamıyla başladı.

Uzun yıllar süren çalışmalardan sonra General Electric Firması, bankacılık işlemlerini son derce kolaylaştıran 32 ERMA adlı bilgisayarı geliştirdi. İlk defa bir bankacılık otomasyonu gerçekleşmişti. Bu olay, daha sonra bankamatikler ve elektronik kişisel bankacılık gibi modern teknolojiler için ilk adım niteliğindeydi.

Ticaret ve işletme sektörlerinin ihtiyacı olan programların yazılması için FORTRAN gibi matematiksel amaçlı geliştirilmiş bir dilin kullanılamayacağı, bunun yerine doğal dile yakın komut ifadeleri olan programlama dillerinin daha kullanışlı olacağı düşüncesiyle 1952 yılından itibaren çalışan Grace Murray Hopper 1960 yılında iş hayatı için gerekli programların yazımı için kullanılabilecek FLOWMATIC adlı programlama dilini üretti. Aynı yıl IBM firması da COMMERCIAL TRANSLATOR (Ticari Çevirmen) adlı bir programlama dilini satışa sundu.

1950’li yıllarda bilgisayarlar için yazılan işletim sistemleri programların hızlı bir biçimde sonlanmasını temel ilke olarak alıyor, kullanıcı için hiçbir kolaylık öngörmüyordu. 1961 yılında ilk interaktif (etkileşimli) işletim sistemi olan CTSS (Compatible Time Sharing System), Fernando Corbato tarafından IBM 7090/94 serisi bilgisayarlar için geliştirildi. Bu işletim sistemi, Stibitz’in geliştirdiği uzaktan kumandalı silahlar sayılmazsa, uzaktan erişimi sağlayan ilk bilgisayarların piyasada boy göstermesini sağlamış oldu.

IBM, 1964 yılında ilk geniş ölçekli ve gerçek zamanlı rezervasyon sistemini, Amerikan Havayolları için gerçekleştirdi. Aynı yılın 7 Nisan’ında yine IBM, bilgisayar alanında yeni bir dönemin başlamasını sağlayan, IBM uyumlu bilgisayar ailesinin ilk ferdi olan System/360 adlı makineyi piyasaya sundu. Aynı yıl içinde BASIC programlama dili, John Kemeny ve Tom Kurtz tarafından geliştirildi.

Pek çok firma daha büyük ve daha hızlı bilgisayarlar üretmeye çalışırken, Digital Equipment Şirketi, ilk gerçek minibilgisayar olan PDP-8 adlı bilgisayarı geliştirdi. PDP-8’in küçük bir komut seti, ilkel bir mikroprogramlama dili ve harika bir arayüz yeteneği vardı. Bu yüzden, bu bilgisayarlar, telefon hatlarını kullanarak proses kontrol yapabilen çok kullanıcılı sistemler olarak kullanılmıştır. Aynı yıl içinde MIT ile AT&T Bell Laboratuvarları’nın ortak çalışması sonucu, genel amaçlı, ortak bellekli ve çok kullanıcılı bilgisayarlar olan GE 600 seris ilk makine üretilmiştir.

Fairchild Firması’nın 1961 yılında ilk silikon tabanlı entegre devreleri piyasaya sunmasından yaklaşık 7 yıl sonra, 1967 yılında o teknoloji kullanılarak üretilen üçüncü kuşak bilgisayarlar ortaya çıkmaya başladı.

1969 yılında, internete atalık yapacak olan ARPA net çalışmalarına askeri haber alma amacıyla başlandı. Aynı yıl içinde Rıtchie ve Thompson, günümüzün vazgeçilmez işletim sistemlerinden UNIX üzerine çalışmaya başladı.

1971 yılında ortaya çıkan iki önemli ürün, kişisel bilgisayar döneminin başlamasına öncülük etti. Bu ürünler, ticari olarak piyasaya sürülen mikroişlemciler ile floppy disketlerdi. Intel Firmasının hesap makinelerinde kullanılmak üzere Japon Busicom Firması için ürettiği 4004 mikroişlemcisi ve IBM mühendislerinden Alan Shugart’ın ürettiği 8 inch floppy disket kişisel bilgisayar çağının başlamasına neden olan gelişmeler olmuştur.

1972 yılında ilk kişisel bilgisayar olan MITS 816 üretilmiştir. Bu bilgisayarın ne ekranı, ne klavyesi vardı. Fakat meraklı amatörler için son derece ilgi çekiciydi. Aynı yıl içinde, NASA bilgisayar kontrolü ilk uzay uçusu gerçekleştirdi.

1974 yılında Intel, trafik ışıklarının kontrolü için 8080 mikroişlemcisini üretti. Bu işlemci daha sonra Altair adlı bilgisayarda kullanıldı. Intel’e rakip olarak ortaya çıkan Zilog firması Z80 mikroişlemcisini üretti. Gary Kildall, bilgisayar mimarisinden bağımsız olarak her platformda çalışabilen CP/M adlı işletim sistemini yazdı. Aynı yıl içinde, ilk ATM (bankamatik)’ler kullanılmaya başlandı.



1975 yılında 375 dolara satılan, klavyesiz ve ekransız ALtair 8800 adlı bilgisayar üretildi. Microsoft firmasının kurucusu Bill Gates ile Paul Allen, bu bilgisayar için bir BASIC derleyicisi yazdılar. Bu yıl içinde, IBM firması 5100 adlı ilk kişisel bilgisayarını üretti. Seymour Cray, Cray I adını verdiği ve bugün de hala vazgeçilmez süperbilgisayarlar olan Cray’lerin ilkini tasarladı.

1976 yılında, ekran ve klavyeye sahip bilgisayar olan Apple II adlı bilgisayar, Steve Jobs ve Steve Wozniak tarafından üretildi. Apple II, kıa sürede ortaokullara ve liselere girdi ve ilk “bilgisayar” derslerinde kullanılmaya başlandı.

1978 yılında, Daniel Bricklin ve Bob Fransston tarafından yazılan Visicale, günümüzde kullandığımız Excel gibi gelişmiş yazılımlara öncülük yapacak tablolama programı olarak ortaya çıktı. 1979 yılında is eMicropro International Firması ilk kelime işlem programı olan Wordstar’ı piyasaya sürdü.

1981 yılında, Microsoft firmasıyla anlaşan IBM önceki makinelerinde kullandığı işletim sistemi olan CP/M’in yerine DOS işletim sistemini yazdırarak, bu yeni işletim sistemi kullanan IBM PC’yi üretti. Aynı yıl Commodore firması VIC-20’yi üreterek, 1 milyon adet satmayı başardı. Kaynakwh webhatti.com: Bilgisayarı Kim Buldu Tarihi Tarihçesi icadı

1982 yılından itibarin bilgisayarlar film sektöründe kullanılmaya başlandı. Disney Stüdyoları’nda yapımı gerçekleştirilen Tron adlı filmin tüm karakterleri bilgisayar tarafından canlandırılmış ve özel efektler bilgisayar aracılığıyla üretilmişti.

1983 yılında Mitch Kapor, Lotus 1-2-3 adlı tablolama programını yazarak Visicalc’in elinden liderliği aldı. 1978 yılında, Amerikan Savunma Bakanlığı’nın çalışmalarına başladığı “modern” yüksek seviyeli bir programlama dili geliştirme çalışmaları bu yıl içinde tamamlandı. Bu yeni dile “ADA” ismi verildi.

1986 yılında, Intel Firması 1980’de ürettiği 80806 işlemciler ve 1994 yılında ürettiği Pentium işlemciler arasında bir geçiş olarak nitelendirebileceğimiz 80386 mikroişlemcisini üretti. Aynı yıl içinde süperbilgisayarlarda da çok önemli gelişmeler yaşandı. CRAY X-MP adlı 4 paralel mikroişlemcili bilgisayar saniyede 713 milyon kesirli sayı işlemi yapabiliyordu. İlk süper bilgisayar olan IBM STRETCH ise saniyede 5 bin kesirli sayı işlemi yapıyordu.

1990’lı yıllara geldiğimizde ise, 10 yıl öncesinin süper bilgisayarlarında kullanılan mikroişlemcilerin gücüne sahip işlemcilerin kişisel bilgisayarlarda kullanılmaya başlandığını görüyoruz. Yaygın olarak genellikle Intel’in Pentium serisi mikroişlemcilerini içeren bu bilgisayarlar ile yüksek hız gerektiren grafik programları, gelişmiş görsel programlar ve ses ile görüntü ağırlıklı çokluortam (multimedya) programları oldukça iyi performanslarla çalıştırılabilmektedir

Yurtdışındaki Tarihî Türk Eserleri...

1998 Malî Yılı Bütçesi Yatırım Programı'nda yer alan proje çalışmaları için, Proje Yürütme Kurulu, öncelikle çalışma yapılacak bölgeleri, Balkanlar, Ortadoğu ve Afrika, Macaristan ve Avusturya, Kırım Yarımadası başta olmak üzere, Karadeniz'in kuzey sahilleri olarak belirlemiş, ekipler oluşturulmuş; ve 1999 yılında çalışmalara başlanılmıştır. Bu çerçevede olmak üzere:
Kırım Yarımadası, Karadeniz'in kuzey sahillerindeki Türk eserleri:
Prof. Dr. Bozkurt Ersoy ve ekibi, 1999 yılında, Kırım Yarımadası başta olmak üzere, Karadeniz'in kuzey sahilleri boyunca sıralanan Türk eserlerinin tespiti ile ilgili çalışmalara başlamıştır. Akkerman'da başlayan çalışmalara, 2000 - 2002 yıllarında Sivastapol, İnkerman, Balıklıova, Çorgun, Gözleve, Simferepol, Kokoz, Bahçesaray, Salacak, Eskiyurt ve Çufutkale'de devam edilmiş, 70 yapı tespit edilmiştir. Tespit çalışmaları tamamlanmış, kataloglama çalışmaları sürdürülmektedir.
Balkanlardaki Türk eserleri:
Bulgaristan
Yrd.Doç. Dr. Mehmet Z. İbrahimgil ve ekibi, Balkanlardaki Türk eserlerinin tespiti çalışmalarına, 2000 yılında, aciliyeti nedeniyle Bulgaristan'da başlamıştır. Çalışmalar, Sofya, Filibe ve Şumnu olmak üzere üç ana merkezde yürütülmüş; Sofya merkezli olarak , Vidin, Belogradcık, Montana, Berkovica, Vraca, Mezdra, Bela Slatina, Pernik, Köstendil, Samakov, Dupnica, Kostenec, Dolna Banya, Blagoevgrad, İhtiman ve Novi Han; Filibe merkezli olmak üzere, Pazarcık, Asenovgrad, Kırcali, Momçilgrad, Haskovo, Yanbolu, Kazanlık ve Eski Zağra, Şumnu merkezli olarak da Razgrad, İsperih, Tırgovişte, Omurtag, Balçık, Dobriç, Varna, Burgas ve Aytos şehirlerine bağlı kasaba ve köylerde 200'e yakın yapı tespit edilmiştir. 2000 yılında çalışmaların % 85'ini tamamlayan ekip, 2001 yılında Bulgaristan'ı bitirmeyi plânlamış, ancak Bulgaristan'ın 2001 yılında vize vermemesi nedeniyle bu plân uygulanamamış, 2001 yılında çalışmalarını Kosova'da yürütmüştür. 2003 ve 2004 yıllarında Bulgaristan'daki çalışmalara devam edilmiştir. 2003 ve 2004 yılında yapılan çalışmalarla Bulgaristan envanteri tamamlanmış, tespit edilen eser sayısı 500'e yaklaşmıştır. Bu eserlerin % 90'ı ilk defa bilimsel yayınlara girecektir. Tespit edilen eserlere ait dosyalar hazırlandıkça Kurumumuza teslim edilmektedir.
Kosova
Yrd.Doç.Dr.Mehmet Z.İbrahimgil ve ekibi, 2001 yılında Kosova'da Priştine, Prizren, İpek (Peç), Cakova (Yakova), Gilan, Vushtri (Vuçetırn), Mitroviça, Ferizoviç (Ferizaje-Urişevac), Kaçanik, Dragaş, İstok, Deçan, Novo Bırdo şehir ve köylerinde 229 yapının envanterini yapmıştır. Buradaki çalışmalar tamamlanmış , eserlere ait dosyalar teslim edilmiştir.Bu çalışma ile ilgili olarak:
Mehmet Z. İBRAHİMGİL - Neval KONUK (yayına hazırlayanlar) tarafından [Linkleri görmek için üye olun] adlı eser yayımlanmıştır.
Makedonya
2002 yılında çalışmalar Batı, Doğu ve Orta Makedonya olmak üzere 3 ana bölgede yapılmıştır. Batı Makedonya'da Üsküp, Kumanova, Kalkandelen (Tetovo), Gostivan, Kırçova (Kiçevo), Zayaz, Resne, Kruşevo, Demir Hisar, Debre, Struga ve Ohri Şehir merkezleri ve köylerinde, Doğu Makedonya'da Valandova, Ustrumca (Strumiça), Gölgeli (Gevgeli), Eski Doyran (Stari Doyran), Basko, Radoviş, Delçevo, Berovo, Kratova ve Viniçe şehir merkezleri ve köylerinde, Orta Makedonya'da Köprülü (Veles), Negotino, Kavadar, Koçani, Manastır (Bitola), Pirlepe, Kabrinçi ve İştip şehir merkezleri ve köylerinde 409 eser tespit etmiştir. Envanter çalışmaları tamamlanmış, eserlere ait dosyalar hazırlanmaktadır.

Bu proje kapsamında:
Kosova'daki bütün eserlerin restorasyon durumları tespit edilmiş, Prizren'de Fatih Sultan Mehmet dönemine ait Namazgâh'ın restorasyonu yapılmıştır. Bu çalışma ile ilgili olarak:
Prof. Dr. Hakkı Acun ve Y. Doç. Dr. Mehmet Z.İbrahimgil tarafından "Kosova-Prizren Fatih Sultan Mehmet Namazgâhı (Kırık Cami) Kazı ve Restorasyon Çalışmaları ile Şehit Başçavuş Hüseyin Kutlu Parkı [Germimet Dhe Restaurimet e Namazxhaut ( Xhamia e Thyer) Kosova- Prizren Fatih Sultan Mehmet Dhe Parku İ Deshmorit ( Başçavuş) Hüseyin Kutlu]" adlı eser Türkçe ve Arnavutça olarak yayımlanmıştır.

Ortadoğu ve Afrika'nın kuzeyindeki Türk eserleri:
Mısır
Prof.Dr. Abdüsselâm Uluçam başkanlığındaki ekip, 2000 yılında, Mısır'da çalışmalarına başlamış, Mısır Anıtlar Kurulu ile ortaklaşa hazırlanan program çerçevesinde, Kahire (5 bölge), Tanta, Fevva, Reşit, İskenderiye, Asvan ve Luksor'da 311 eser tespit etmiş, Mısır'da bilinen ve umulanın üzerinde Türk eserinin bulunduğunu saptamıştır. Mısır'da daha uzun süreli ve kapsamlı çalışmalar sürdürülecektir.
Tunus
Prof. Dr. Abdüsselam Uluçam başkanlığındaki ekip, 2001 yılında, Tunus'ta (Tunus, Zaghouan, Hammamet, Sousse, Monastır, Mahdia, Sfax, Cerbe, Gabes, Kairouan, Em Kef, Tabarka, Beja, Bizerte) envanter çalışması yapmış, 190 eser tespit etmiştir. Buradaki çalışmalar tamamlanmıştır. Eserlere ait dosyalar tamamlandıkça Kurum'a gönderilmektedir.
Ürdün
Prof.Dr. Abdüsselam Uluçam başkanlığındaki ekip, 2002 yılında çalışmalarını Ürdün'de Amman (merkez), Cizre, Azrak, Ceraş, Aclun, Deyr Alla, Ağvar, Tabakat Fahl (Pella), Cize, Dab'a, Zarka, Kufrance, Katrane, Kerek, Tafila, Şavbek, Petra, Udruh, Maan, Akaba, Anize (Unayza) Cirfu'd Deraviş, Hasa, Salt Madaba, İrbid, Ummu Kays ve Mafrak'ta sürdürmüş, 72 Türk eseri tespit etmiştir; bu eserlere ait dosyalar hazırlanmaktadır.
Suriye
Aynı ekip 2002 ve 2003 yılında Suriye'de envanter çalışmaları yapmış, 564 eser tespit etmiştir; bu eserlere ait dosyalar hazırlanmaktadır.
Orta Avrupa' daki Türk eserleri
Macaristan
Prof. Dr. Bekir Deniz ve ekibi Macaristan'daki çalışmalarına 1999 yılında başlamış, 40 kadar eser tespit etmiştir. Prof. Dr. Bekir Deniz'in sağlığı nedeniyle 2000 yılında çalışma yapılamamış; 2001 yılında yapılan çalışma ile Macaristan'daki envanter çalışması tamamlanmış, eserlere ait dosyaların yazım işlemleri sürdürülmektedir. Kaynakwh webhatti.com: Kaynakwh webhatti.com: Yurtdışındaki Tarihî Türk Eserleri Yurtdışındaki Tarihî Türk Eserleri
Avusturya
Prof. Dr. Bekir Deniz başkanlığındaki ekip, Avusturya'daki çalışmalara 2001 yılında başlamıştır. Zaman darlığı nedeniyle ancak Viyana ve Insburg'daki eserler incelenebilmiştir; çalışmalara devam edilecektir.
Romanya
Prof.Dr. Bekir Deniz 2003 yılında Romanya'da çalışmış, 87 eser tespit etmiştir. Envanter çalışmalarına devam edilecektir.
Kazakistan'daki Türk eserleri
Prof. Dr. Bekir Deniz 2004 yılında Kazakistan'da envanter çalışmalarına başlamıştır.
Kırgızistan'daki Türk eserleri
Yrd.Doç.Dr.Rüstem Bozer başkanlığındaki ekip 2002 yılında Kırgızistan'da envanter çalışmalarına başlamış ve 2003 yılında devam etmiştir.Issık-Göl, Narın, Çuy, Talas, Celal-Abad ve Oş'ta 45 eser tespit etmiştir. Kırgızistan'daki çalışmalar tamamlanmıştır.
Bu çalışma ile ilgili olarak: Ortaçağ'da Aktöbe = Aktöbe in the Medieval Ages = Orta gasırdagı Aktöbe / Metin V. ŞALEKENOV - N. O. ALDABER GENOV; Resim ve altyazılar R. BOZER isimli eser yayınlanmıştır.

İsminizin Kozmik Anlamı..

İlm_i hurûf , harflerin özellikleri ve etkilerinin kelimelere,isimlere sirayet ederek dünya âlemindeki tüm varlıklara yansıması ve harflerin hikmetlerinin,sırlarının anlaşılmasına yönelik ilim dalının adıdır.Bu noktadaki en ilginç analizler insanın isimleri konusunda yapılanlardır.İnsanın isminin kaderine yaptığı etki bu ilim konusu içerisinde değerlendirilmektedir.

Antik Mısır'dan Roma İmparatorluğuna kadar tüm toplumlar ilm-i hurûf ile ilgilenmişlerdir.Romalılar "nomen est omen" yani "ismimiz kaderimizdir" diyecek kadar kesin bir inanışa sahiptirler.

Harflerin gizemi İsrail oğullarında da değişik boyut kazanmış ve harflerle kişilik ve yaşam yorumlanmaya başlanmıştır.Yine Babil, Kalde, Asur ve Önasya Site Devletleri bu yöntemle çeşitli analizler yapmışlardır.Kişinin ismindeki harflerin onun kaderini etkilediğini daha sonra Araplar da kabul etmişlerdir.Özellikle Hz. Muhammed (sav) "Evlatlarınızı güzel isimlerle çağırın ki, onlar güzel bir şekilde anılsın." Hadisi ve adı savaş anlamına gelen bir sahabenin barış anlamına gelen kelimeyle değiştirmesi isimler ve üzerinizdeki etkilerinin İslam aleminde de üzerinde önemle durulması gereken bir nokta olarak görülmesine kapı açmıştır. Kaynakwh webhatti.com: İsminizin Kozmik Anlamı

Anadolu'da da çok yaramaz ve çok sık hastalanan çocuklar için "çocuğun ismi ona ağır geldi" sözünün söylenmesi zaman, zaman isimlerin değiştirilmesi gereği bu konuya ülkemiz insanlarının da yabancı olmadığını göstermektedir. Çünkü isimler ilahi alemde adeta bir kod özelliği taşır ve sürekli zikredile, zikredile çok yoğun kozmik bir etki alanı oluşturur.

İslam alimleri de bu konuda ciddi araştırmalar yapmış ve Hz. Muhammed'in isminde üç kez geçen "m" harfinin değerinin 40 olduğu ve bunun da kendisine 40 yaşlarında peygamberlik geleceğinin işareti olarak yorumlanmıştır. Yine Kur'an-ı Kerim'de geçen "Beldetün Tayyibetün" orası güzel bir yerdir deyiminin karşılığı 812'dir. Ve bu hicri olarak 812 rakamı da İstanbul'un fetih tarihi olan Miladi 1453'ü göstermektedir.

Aynen burçlarda olduğu gibi harflerde de su, hava, ateş, toprak grupları vardır. Ve hepsi hayvan karakteriyle özdeşleştirilmektedir. Buna göre, Ç, Ş, Ğ gibi işaretli harfler ile noktalı Ö,İ,Ü harflerini içeren isimlerin sahiplerinin yaşamsal sorunları (ekonomik, sağlık veya ailevi) olabileceği ortaya konmuştur. İsminin içinde gül hecesinin geçtiği isimlere (gülşen, gülten, gülay...) dikkat edilirse bu ismi taşıyanların genelde pek gülmediği, aksine mutsuz bir yaşamı olduğu görülür. Çünkü çift noktalı bu sesli harf mutsuzluk ve sorun getirmektedir. Hecenin ilk harfi g ise bu etkiyi artırıcıdır, G harfinin sayısal değeri 1000'e eşit olup ebcette en yüksek sayısal değere eşittir. İsmin içerisinde r, l, n harfi olanlar genelde şanslı bir çizgiye sahiptir. V, u ile re, ra heceleri olanlar genelde para tutmakta zorlanan insanlardır. İsmin içinde s,ş, z olanlar fedakar, sevgi dolu ve cinselliği erken yaşta tanıyanlar olmaktadırlar. Bu harfler sonunda olursa çocuklarla ilgili soruna işaret eder. Kaynakwh webhatti.com: İsminizin Kozmik Anlamı

Ateş grubu harfler; z, ş, f, g, y; hava grubu harfler k, h, r, c, j; su grubu harfler b, p, d, t ve s, toprak grubu harfler; l, m, n, z'dir.

B, p = balık (duygusallık, ürkeklik)

V, n = karınca (organizatör)

Y, f = kurt (parçalayıcı güç)

C, m = kedi (sevilmek isteği)

K, h = kuş (maceraperest)

D, t = timsah (beklenmedik saldırı)

S, z = yılan (acı ve kırıcı söz)

G, r = boğa (inat ve restleşme)

Bu harflerin etkileri ismin başında, ortasında veya sonunda olmasına göre değişebileceği gibi önüne geldiği harften dolayı etkisinin tamamen nötr hale gelmesi de mümkündür. İsmin içindeki harfler ve özellikleri kadar isminin kaç harften oluştuğu da kişinin kaderini etkilemektedir.

Özetle çocuklarımıza isim verirken de güzelliğinden ziyade o ismin çocuğun kaderini nasıl etkileyebileceğini düşünerek koymalıdır. Bunun için çocuğun yahut yetişkinin ismindeki harflerin sayısal dizilimi, harf sayısı, ismin içindeki noktalı ve işaretli harflerin bulunmamasına dikkat edilmesi ve anne babanın ismiyle de uyumlu olmasına özen gösterilmesi gerekir.

Kısacası Arap alfabesinin Latince'ye uyarlaması demek olan; Omen sistematiğine göre her harfin ismin içindeki o harfin ebcetteki sayısal karşılığı; harflerin hayvansal karşılığı ve elementi analiz edilerek kişinin isminin kendi hayatına olan etkisi ortaya konulabilmektedir.

YER YÜZÜNDE BAŞLICA İKLİM TİPLERİ VE DOĞAL BİTKİ ÖRTÜSÜ

İklimler; sıcaklık, basınç - rüzgarlar ve nem - yağış özelliklerinin bir araya gelmesiyle belirir. İklimi oluşturan bu elemanlardan birinin veya ikisinin farklı olması sonucu, değişik iklim tipleri belirir. Aynı veya benzer iklim özelliklerinin yayıldığı alanlar sınırlandırılırsa ortaya iklim bölgeleri çıkar. Bir iklim bölgesi içinde etkili olan iklim, belirli bir iklim tipini temsil eder. Yerel özelliklerden dolayı dünya üzerinde çok çeşitli iklim tipleri vardır. Ancak bunların bir kısmı küçük alanlarda etkili olduğu için dikkate alınmaz. Benzer özellik gösterenler ise guruplandırılarak isimlendirilir. "Soğuk iklimler", "Sıcak iklimler", "Nemli iklimler", "Kurak iklimler" gibi. Bazı iklim sınıflandırmaları ise bitki örtüsüne göre (Bozkır iklimi, savan iklimi gibi ) ve hatta orada yaşayan hayvanlara göre yapılmıştır

Yerrüzünde görülen başlıca iklim tipleri ve bunlara uyum sağlamış olan doğal bitki örtüleri şunlardır:

a)Soğuk iklimler:Bu guruba giren ikllimler, kutup ve kutup altı bölgelerinde görülür. Kutup iklimi ve kutup altı iklimi olmak üzere iki tipi vardır. Kutup ikliminin görüldüğü yerler hemen hemen bütün yıl kar ve buzlarla kaplıdır. Güney Yarım Küre`de Antartika ile Kuzey Yarım Küre`de Grönland`da etkilidir. Güney ışınları çok yatık geldiği için buralarda hava sürekli soğuktur. Yıllık ortalama sıcaklık her zaman 0 C`nin altındadır. toprak, derinlere kadar sürekli donmuş haldedir. Kutup ikliminde yağış, kar şeklinde ve azdır. Çünkü hava soğuk ve nem oranı düşüktür. Onun için buralarda soğuk çöller vardır. Yıllık ortalama yağış 250 mm dolayındadır. Bu iklim bölgesi, Gulf Stream (Golf Strim) sıcak su akımtısının etkisiyle Kuzey Yarım Küre`de birazdaha kutuba doğru kaymıştır. Sıcaklığın sürekli 0 C`nin altında olması ve toprağın devamlı donmuş halde bulunması nedeniyle kutup iklim bölgeleri bitki örtüsünden yoksundur. Kutup altı iklimi, kutup iklim bölgesinin hemen bitişiğindedir. Buralarda da sıcaklık çok düşüktür. Yaz mevsiminde sıcaklığın biraz yükselmesiyle buzlar ve karlar kısa bir süre erir ve bataklıklar oluşur. Yağışların çoğu bu mevsimde görülür. bu iklim bölgesinde kendini soğuğa ve kuraklığa uydurmuş küçük boylu çalılar, otlar ve yosunlar yetişir.Bu bitki örtüsüne Tundra denir.

b)Orta Kuşağın Ilıman İklimleri:Orta kuşakta bulunan iklimler ve ana karakterleri göz önüne alınarak iki tipe ayrılır. Orta kuşağın okyanusal iklimi, bu kuşaktaki büyük karaların batı kıyılarında görülür. Batı Avrupa ile Kanada`nın batı kıyıkarında çok daha belirgindir. Her mevsimde yeterli yağış alır. Çünkü bu iklim tipinin oluşumunda önemli etken olan batı rüzgarları ve kıyı açıklarındaki sıcak su akıtıları süreklidir. devamlı okyanus etkisinde bulunduğu için kışlar ılık yazlar ise serin geçer. Bu yüzden yıllık sıcaklık farkı düşüktür. İklim, sıcaklık ve yağış şartlarına kendini uydurmuş olan doğal bitki örtüsü karma ormanlardır. Orta kuşağın karasal iklimi ise karaların denizden uzak iç kısımlarda görülür. Kışalr şiddetli geçer. Yağış azdır. Dünyanın en soğuk terleri bu iklim bölgesinde yer alan Sibirya`da dır. Bu iklimde yazlar yağışlı geçer. Yıllık sıcaklık farkları çok fazladır. En yaygın olduğu yerler Kanada ve Sibirya dır. Bitki topluluğunu iğne yapraklı ormanlar oluşturur. bu ormanlar Sibirya`da Tayga adı verilir. Kaynakwh webhatti.com: Yeryüzünde başlıca iklim çeşitleri ve doğal bitki örtüsü

Kuzey Yarım Küre`de Akdeniz çevresinde, Güney Yarım Küre`de ise Avusturalya ve Afrikanın güney bölümlerinde Akdeniz İklimi etkilidir. Yurdumuzun büyük bir bölümünü ana hatlarıyla etkileyen bu iklimin en belirgin özelliği, yazların sıcak ve kurak olmasıyla kışların ılık ve yağışlı geçmesidir. Yazın, güneyden gelen sıcak ve kuru tropikal hava kütlelerinin etkisindedir. Kışın ise çevresine göre bir alçak basınç alanı olduğundan, daha çok batıdan gelen gezici alçak basınçların uğrak yeridir. Bu nedenle yağışilar kışın çok olur. Tipik bitki örtüsü makidir. Ayrıca geniş yapraklı ve iğne yapraklı ağaçların oluşturduğu ormanlarda oldukça yaygındır.

c)Sıcak İklimler:Bu iklimlerin genel karakteri sıcak olmalarıdır. Ancak yağış bakımından aralarında çok büyük farklılıklar vardır. Çünkü dünyada yağışın en çok ve en az olduğu yerler, sıcak iklim bölgelerindedir. Sıcak iklimin şu tipleri vardır:

-Ekvatoral İklim, Ekvator ve yakın çevresinde görülür. Sıcaklık bütün yıl 20 C`nin altına düşmez. Yıllık sıcaklık farkı yok gibidir. Bütün yıl yağışlı geçer. Kurak mevsim yoktur. Yıllık toplam yağış 150-2000 mm arasındadır. Onun için buralarda gür ormanlar gelişebilmiştir. Bunlar bütün yıl boyunca yeşil kalan ormanlardır. Orman altında çeşitli bitkiler yetişir. Bu iklimin en yaygın olduğu yerler, Amazon ve Kongo Havzası ile Güney Doğu Asya Adaları`dır.

-Tropikal İklim, Ekvatoral iklim bölgesinin kuzey ve güneyünde iki kuşak halinde görülür. Sıcaklık bakımından aylar arasında belirgin bir fark yoktur. Ancak yağışlar belirli aylarda toplanmıştır. Bunun sonucu olarak kurak ve yağışlı olmak üzere birbirinden ayırt edilebilen iki dönem vardır. yağışlar yaz aylarında düşer, kış ise kurak geçer. Bu iklim bölgesinin karakteristik bitki örtüsü savan dır. Savanlar, içinde yer yer ağaçların da bulunduğu yüksek boylu otluklardır.

-Muson İklimi, Muson ruzgarlarının estiği güney, güneydoğu ve doğu Asya'da görülür. Muson rüzgarlarının özelliklerinden dolayı yazlar bol yağışlı, kışlar ise kuraktır. Dünya'nın en çok yağış alan yeri muson bölgesindedir. Muson iklimi geniş alanlara yayılmıştır. Muson ikliminin etkili olduğu yerlerde sıcaklık ve yağış bakımından önemli farklar bulunur. Bunun nedeni, yükseklik farkı ve enlem faktörüdür. Bitki topluluklarıda kendilerini bu değişikliklere uydururlar. Muson iklim bölgelerinde muson ormanları yaygındır. Bu ormanlar, Muson yağmurlarının görüldüğü alanların tipik bitki topluluğudur. Esas olarak, yapraklarını döken ağaçlardan oluşan ormanlardır. Bu ormanlar Muson Asyası olarak nitelendirilen Hindistan, Çinhindi'de yaygındır. Muson ormanlarının tipik ağacı teaktır. Ayrıca bu iklim kuşağında yağışların yeterli olduğu yerlerde savanlar da görülür. Kaynakwh webhatti.com: Yeryüzünde başlıca iklim çeşitleri ve doğal bitki örtüsü

-Kurak İklim, yağışın ve buna bağlı olarak bitki örtüsünün çok az olduğu yerlerde gürülür. Yıllık yağış miktarı 250 mm'nin altındadır. Kurak alanlar, sıcak - kurak ve soğuk - kurak alanlar olmak üzere iki guruba ayrılır. Buna göre sıcak - kurak alanların en yaygın olduğu yerler; Büyük Sahra, Arabistan Yarım Adası, Asya ve Avusturalya' nın iç kısımlarıdır. Buraların yağışsız olması, subtropikal yüksek basınç alanı üzerinde olmaları ve karaların iç kısımlarda bulunmalarının sonucudur. Ayrıca dönenceler kuşağında bulunan karaların batı kenarlarında da sıcak - kurak yerler vardır. Sıcak - kurak iklimde gece ile ğündüz arasında fark çoktur. Hava sıcaklıgı, gündüz 50 C'nin üzerine çıkarken geceleri 0 C'nin çok altına düşebilmektedir. Burada bitki örtüsü çok cılızdır. Ancak yeraltı suyunun yüzeye yakın olduğu yerlerde ağaçlıklara rastlanır. Buralar vahalardır. Ayrıca kuruklığa dayanıklı bazı bitki türleri yetişmektedir. Buralara çöl denir.

Soğuk - kurak alanlar ise kutup çevrelerinde bulunmaktadır. Buralarda hava, çok souk olduğundan içinde yoğunlaşacak su buharı çok azdır. Onun için buralar da kurak yerlerdir. Hem soğuk hemde kurak olan yerler, bitki örtüsünden yoksundur.

Bunlardan başka bir de yarı kurak iklim vardır. Bu iklim hem sıcak kuşakta hemde orta kulakta görülür. Yağışlı ve kurak dönemleri vardır. Yıllık yağış toplamı 250 - 350 mm arasındadır. Yağışlı mevsimde yetişen otsu bitkiler, kurak mevsimde kurur. Bu tür ot topluluğuna bozkır adı verilir. Bozkır alanlarında yer yer çalı topluluklarına, akarsu boylarında da ağaçlara rastlanır.

10 Kasım 2010 Çarşamba

Tüm köşe yazarları..(güncel)

http://www.tumkoseyazilari.com/

Oktay Sinanoğlu (1935 - .... )


 

   1935'te doğan Sinanoğlu, 1953’te Atatürk tarafından 1928 yılında kurulmuş TED Yenişehir Lisesini burslu olarak okudu ve birincilikle bitirdi. Okulun bursuyla kimya mühendisliği okumak üzere ABD'ye gitti. 1956’da ABD Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley Kimya Mühendisliği'ni birincilikle bitirdi.
  1957’de Massachusetts Institute of Technology ' yi ( MIT ) 8 ayda birincilikle bitirerek Yüksek kimya Mühendisi oldu. 1960’ta Yale Üniversitesinde "asistant professor" (yardımcı doçent ) olarak çalışmaya başladı.
  26 yaşında iken atom ve moleküllerin çok elektronlu kuramı ile "associate professor" (doçent) ve 50 yıldır çözülemeyen bir matematik kuramını bilim dünyasına kazandırdı ve "full professor" ( profesör ) ünvanını aldı. Bu ünvan ile modern üniversite tarihinin ve Yale Üniversitesi tarihinin en genç profesörü oldu.
  1964’te ODTÜ'ye danışman profesör oldu. Yale Üniversitesinde ikinci bir kürsüye daha profesör olarak atandı. Dünyada yeni kurulmaya başlayan Moleküler Biyoloji dalının ilk birkaç profesöründen biri oldu. (Watson ve Crick sarmal modelindeki dna sarmalının çözelti içinde o halde nasıl durduğunu keşfeden adam - solvofobik kuvvet ) Amerikan Ulusal bilimler akademisine Üye olarak seçildi. Buraya seçilen ilk ve tek Türk oldu.
  İki defa Nobel' e aday gösterildi. Defalarca Nobel Akademisinin isteği üzerine Nobel'e adaylar gösterdi. Dünyanın sayısız yerinde sayısız buluşları ve teoremleri ile ilgili sayısız konferans verdi.
  26 yaşından beri devam ettiği Yale Üniversitesinde Moleküler biyoloji ve kimya olmak üzere iki kürsüde profesör ve son 7 senedir görev yaptığı Yıldız Teknik Üniversitesinde ise Kimya dalında olmak üzere bir kürsüde Profesör olarak görevini sürdürüyor.