Ana Sayfa Bilgi Bankası
televizyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
televizyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ocak 2011 Pazartesi

RADYO VE TELEVİZYON YAYINLARI,Radyo,Televizyon,RADYO VE TELEVİZYONTeknolojik Gelişmeler, RADYO VE TELEVİZYON programlar,


Elektriğin bir enerji kaynağı olarak yaygın bir biçimde kullanılması ve motorlu taşıtlar ile uçakların ulaşımda yol açtığı büyük gelişme bir yana bırakılırsa, yaşamımızı büyük ölçüde etkileyen ve toplumları biçimlendirmekte bü­yük bir rol oynayan olay radyo ve televizyon yayımcılığıdır. Bir bilgi kaynağı olduğu kadar eğlence ve eğitim aracı da olan radyo ve tele­vizyonun özel yaşamımıza gereğinden çok gir­diğini ve insanların birbiriyle konuşma alış­kanlığını ortadan kaldırdığını düşünenler var­dır. Ama radyo ve televizyonun bir iletişim aracı olarak değerini, bilgi verme ve eğlendir­me gücünü çok az kimse yadsıyabilir.
Burada, radyo ve televizyon yayımcılığının tarihi ile günümüzdeki özeUikleri ele alınmış­tır.
Radyo yayımcılığı 12 Aralık 1901'de, İtalyan Guglielmo Marconi'nin İngiltere'deki Poldhu kasabasından gönderilen radyo sinyallerini Newfoundland'daki St. John's kasabasından almayı başarmasıyla başladı. Atlas Okyanusu ötesine ulaşan bu ilk radyo yayınıyla, mors alfabesine göre düzenlenmiş sinyaller gönde­rilmişti. İnsan sesinin radyo dalgalarıyla gön­derilmesi ise ilk kez 1892'de ABD'de gerçek­leştirildi. Ama gerçek anlamda ilk radyo yayı­nı 24 Aralık 1906'da yapıldı. Massachusetts' teki Brant Rock'tan yapılan bu yayında ilk kez müzik de yayımlanmıştı.
Bunu izleyen 10-15 yıl içinde radyo verici ve alıcılarındaki teknik gelinmelerle radyo ya­yımcılığının gelişme gücü yavaş yavaş ortaya çıktı. I. Dünya Savaşı sırasında radyo askeri denetim altına girdi. Marconi 1916'da, kısa dal­ga yayınlarıyla askeri radyo yayınlarını düşma­nın engellemesini önleyici yöntemler üzerinde çalışıyordu. Savaş sonrasında deneme yayımı yapan istasyonlar kuruldu. İngiltere'de düzenli radyo yayını 14 Şubat 1920'de Writtle'da başla­dı. Radyo yayımcılığının gelişmesi ABD ve İn­giltere'de değişik yönlerde oldu.
ABD'de ilk düzenli radyo yayını 2 Kasım 1920'de Pittsburgh'da başladı. Bu yayının ba­şarısı öbür radyo istasyonlarının kurulmasını yüreklendirdi. Radyo yayımcılığının başlangı­cından beri, ABD'deki radyo istasyonları, reklam karşılığında programların giderlerini karşılayan özel ticari şirketlerin denetiminde oldu. Günümüzde de ABD'de ticari şirketler ya reklam karşılığında belirli bir programın giderlerini üstlenir ya da yapılan reklamlar için ödedikleri parayla radyo istasyonunun gi­derlerinin büyük bölümünü karşılarlar.
ABD'de radyo yayımcılığının ilk yıllarından başlayarak ortaya çıkan başka bir gelişme de ülkenin her yanındaki belirli bazı radyo istas­yonlarının özel telefon hatlarıyla birbirine bağlanması oldu. 1926'da NBC (National Broadcasting Company Ulusal Yayım Şirketi) özel telefon hatlarıyla birbirine bağlanmış bir radyo istasyonları ağı oluşturdu. Böylece Ne w York'taki ana radyo istasyonunun günlük programları bütün öbür istasyonlara iletilebiliyordu. 1927'de çıkarılan Radyo Yasası ile ABD'de radyo yayımcılığı belirli kurallara bağlandı.
İngiltere'de kurulan özel radyo istasyonları ise kısa sürede hükümetin denetimine girdi. İlk özel radyo istasyonu, önemli askeri radyo yayınlarını engelleyeceği gerekçesiyle yasak­landı. Ama 150 kadar amatör radyo yayımcısı ile 4.000 kadar radyo alıcısı ya da telsiz sahibi İngiltere posta yönetiminden lisans almıştı. İngiltere hükümeti bu lisanslardan elde ettiği geliri, 18 Ekim 1922'de ilk yayınını gerçekleş­tiren BBC'yi (British Broadcasting Corporation-İngiliz Yayım Kurumu) desteklemekte kul­landı ve başka özel radyo istasyonları kurul­masını uzun süre engelledi. Başlangıçta bir özel şirket olarak kurulan BBC, 1925'te, ta­rafsız bir yönetim kurulu tarafından yönetilen ve İngiltere Parlamentosu'na karşı sorumlu olan bir kamu kuruluşuna dönüştürüldü. BBC ilk genel müdürü John Reith'in yönetiminde, dinleyicilerine doğru bilgi vermek, onları eğit­mek ve hatta zevklerini geliştirmek ilkesini benimseyerek, başka bir örneği bulunmayan bir kamu hizmeti anlayışı geliştirdi. Dört ayrı kanaldan yayım yapan BBC'nin, 24 saat sü­rekli olarak İngilizce yayım yapan ve dünyanın her yerinden dinlenebilen dış yayını ile başka dillerden yayınları vardır.
Günümüzde İngiltere'nin birçok yerinde bağımsız yerel radyo istasyonları da kurul­muştur. İngiltere ve ABD'de ilk düzenli rad­yo yayınının başladığı 1920'de Kanada'nın Montreal kentinde de düzenli radyo yayını başladı. Bunu 1921'de Avustralya, Danimar­ka ve Yeni Zelanda'da; 1922'de Fransa ve SSCB'de; 1923'te Almanya, Belçika, Çekos­lovakya ve İspanya'da; 1924'te Finlandiya ve İtalya'da; 1925'te Japonya, Meksika, Norveç ve Polonya'da düzenli radyo yayınlarının baş­laması izledi. 1927'de İstanbul ve Ankara'da iki radyo istasyonu kuruldu.
Televizyon
Mekanik televizyon sisteminin öncüsü sayılan Alman Paul Gottlieb Nipkow'un çalışmala­rından yararlanan İskoçyalı John Logie Baird, İngiltere'de yaptığı çalışmalar sonu­cunda 1924'te radyo dalgalarıyla görüntü ilet­meyi başardı. Bu olaydan sonra İngiltere'nin yanı sıra, SSCB, ABD ve birçok başka Avru­pa ülkesinde televizyon yayımcılığında hızlı bir gelişme oldu. Dünyadaki ilk düzenli televiz­yon yayınını BBC, 2 Kasım 1936'da Londra' da gerçekleştirdi.
BBC başlangıçta televizyon yayınında hem mekanik Baird sistemini, hem de elektronik Marconi-EMI sistemini kullanıyordu; ama 1937'de yayınlar yalnızca Marconi EMI siste­miyle yapılmaya başlandı. İngiltere'deki tele­vizyon yayımcılığını 18 yıl süreyle elinde tutan BBC, II. Dünya Savaşı nedeniyle 1939-46 arasında televizyon yayınlarına ara verdi.
1954'te ITA'nın (Independent Television Authority Bağımsız Televizyon İdaresi) ku­rulmasıyla BBC'nin televizyon yayımcılığı ala­nındaki tekeli sona erdi. Başlangıçta bölgesel özel televizyon şirketlerinin yayınlarını dü­zenleyen İTA, 1973'te IBA (Independent Broadcasting Authority Bağımsız Yayım İdaresi) adını alarak özel radyo istasyonlarının yayınlarını da düzenlemeyi üstlendi.
Avrupa'daki ilk renkli televizyon yayınını 1967'de gerçekleştiren ve yayınlarında reklam programlarına yer vermeyen BBC'nin yanı sı­ra, günümüzde İngiltere'de yayınlarında rek­lam programları da bulunan ITV (Indepen­dent Television Bağımsız Televizyon) ülke çapında televizyon yayını yapmaktadır.
ABD'de televizyon yayımcılığının gelişimi daha yavaş oldu. NBC, halk tarafından izle­nen ilk televizyon yayınını 30 Nisan 1939'da New York Dünya Fuarı'nda gerçekleştirdi. NBC ve CBS (Columbia Broadcasting System-Columbia Yayım Sistemi) aym yıl için­de düzenli televizyon yayını yapmaya başladı­lar. Bir yıl sonra ABD'de 23 televizyon istas­yonu yayım yapıyordu. II. Dünya Savaşı sıra­sında İngiltere'de olduğu gibi ABD'de de ke­sintiye uğrayan televizyon yayımcılığı 1946 sonrasında büyük bir hızla gelişti. 1949'da ABD'de 10 milyon televizyon alıcısı vardı; 10 yıl sonra bu sayı 50 milyona ulaştı. ABD'de II. Dünya Savaşı'ndan bu yana çok fazla sayı­da televizyon istasyonu kurulmuştur. ABD' deki radyo istasyonları gibi bu televizyon is­tasyonları da giderlerini reklam gelirleriyle kar­şılar. 1980'lerin başında ABD'de 750'den fazla ticari televizyon istasyonu ile eğitim yayınlan yapan 260 televizyon istasyonu ve 4.000'den fazla aktarıcı televizyon istasyonu vardı.
En güçlü yayım ağına sahip kuruluş olan CBS, NBC ve ABC (American Broadcasting Company-Amerikan Yayım Şirketi) ABD' deki ticari televizyon yayımcılığına egemen­dir. ABD'nin televizyon yayımcılığına önemli bir katkısı "kablolu" televizyon olarak bilinen televizyon yayımıdır. Başlangıçta televizyon yayınlarının yeterince alınamadığı ya da yal­nızca bir iki yayının alınabildiği bölgelerde kurulan bu sistemde, televizyon yayınlarını alan bir istasyon, bu yayınları kablolar aracılı­ğıyla abonelerinin televizyon alıcılarına gön­dermektedir. Günümüzde kablolu televizyon yayımı yapan şirketler kendi programlarını yapıp yayımlamaktadır.
Türkiye'deki ilk televizyon yayımını 1952'de İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) gerçekleş­tirdi. İTÜ haftada bir gün yaptığı televizyon yayımını uzun süre sürdürdü. Türkiye Radyo Televizyon Kurumu (TRT) 1966'da kapalı devre televizyon yayımına, 31 Ocak 1968'de de düzenli yayıma başladı. Sınırlı bir alanda ve haftada üç gün yapılan bu yayınlar yeni verici istasyonların kurulmasıyla yaygınlaştı. 1984'te renkli yayın, 1986'da ikinci kanal, 1989'da üçüncü kanal, 1990'da dördüncü ve beşinci kanal yayınları gerçekleşti. Posta, Tel­graf ve Telefon İşletmesi (PTT) de Ankara'da sınırlı bir bölgede kablolu televizyon yayımı yapmaktadır.
Teknolojik Gelişmeler
Televizyon yayımcılığında en büyük ilerleme renkli televizyonun geliştirilmesiyle gerçek­leşti. Televizyon alanındaki araştırmaların öncülerinden olan John Logie Baird, 1928'de ilk renkli televizyon yayımı denemesini başar­dı. 10 yıl sonra Fransız Georges Valensi, siyah beyaz yayınları almak üzere yapılmış olan te­levizyon alıcılarının da alabileceği ilk renkli yayım sistemini geliştirdi ve patentini aldı. II. Dünya Savaşı öncesinde bazı renkli tele­vizyon yayımları yapıldı; ama bu alandaki cid­di çalışmalar 1950'lerde gerçekleşti. 1954'te ABD'de uygulanmaya başlayan NTSC siste­minde yapılan renkli televizyon yayımını renkli televizyon alıcıları UHF bandından alırken siyah beyaz televizyon alıcıları da VHF bandından alabiliyordu. İngiltere ve Al­manya Federal Cumhuriyeti NTSC sisteminin
değişik bir biçimi olan PAL sistemiyle, Fransa ve SSCB ise daha karmaşık bir sistem olan SECAM sistemiyle renkli yayıma başladı.
Uydu yayımcılığı, Amerikan Telefon ve Telgraf Şirketi'nin 10 Temmuz 1962'de Telstar adlı yapma uyduyla Andover'daki televiz­yon istasyonundan aldığı siyah beyaz görüntü­leri İngiltere'deki Goonhilly Downs ve Fransa'daki Pleumeur Boudou alıcı istasyonlarına yansıtmasıyla başladı. Uyduyla ilk renkli tele­vizyon yayımı da 16 Temmuz'da gerçekleştiril­di. Bu yayımların süresi, uydunun verici ve alı­cı istasyonların ufukları üzerinde bulunduğu kısa süreyle sınırlıydı. Dünya çevresindeki yörüngelerinde, Dünya'nın dönüş hızına eşit bir hızla dönen ve bu nedenle sürekli olarak Dünya'nın belirli bir noktası üzerinde bulunan haberleşme uyduları kullanılarak, günümüzde çok daha uzun süreli uydu yayımlan yapılmak­tadır ve bütün dünya ülkelerini kapsayan bir televizyon ve telefon ağı kurulmuştur.
Dünyanın her yerindeki radyo ve televizyon istasyonları çeşitli programlar yayımlar. Ya­yımcı kuruluşlar yayımladıkları televizyon programlarının bazılarını kendileri hazırlar. Öbür programlar ise bağımsız yapımcılardan ya da başka yayımcılardan satın alınır. Bu uy­gulama radyo programları için de geçerlidir. Ama büyük ulusal yayım kuruluşları çok daha az radyo programını dışarıdan satın alır.
Radyo ve televizyon programları, konuları­na göre çeşitli gruplara ayrılır. Bunlar, haber­ler ve güncel olaylar, yarışma ve komedi gibi hafif eğlence programları, dizi film, müzik ve spor programlarıdır.
Yayımlanan programlar, yapım özellikleri­ne göre de üç ana bölümde toplanır. Bunlar, canlı olarak yayımlanan spor ve benzeri prog­ramlar; stereo olarak ses bandına kaydedilmiş konser ve benzeri müzik programları; filme ya da video bantlara kaydedilmiş televizyon programlarıdır. Televizyon şirketleri bunlara ek olarak sinema filmleri de yayımlar.
Bütün televizyon programlarının hazırlan­masında izlenen yol genellikle aynıdır. Prog­ram yapımcısı (prodüktör) programın konu­sunu belirler, çekim planını yapar ve program için gerekli kişiler ile çekimi yapacak ekipleri stüdyoda bir araya getirir. Yapımcı ve yönet­men, yönetim odası (reji odası) denen odada önlerindeki bir dizi televizyon ekranından (monitör), çekim yapan çeşitli kameralardan gelen görüntüleri izlerler. Her kameramanın yapacağı çekimler önceden belirlenip kamera kartına yazılarak kendisine verilmiştir. Yö­netmen, kameralardan ve videodan gelen de­ğişik görüntülerden hangilerinin hangi sırayla kullanılacağına karar verir ve programda kul­lanılacak görüntüler buna göre birleştirilir.
Stüdyo dışında yapılacak program çekimle­ri çok daha fazla zaman gerektirir. Bunun için yönetmen ve kameraman, ses kayıtçısı, ışıkçı gibi kişilerden oluşan çekim ekibi gerekli do­nanımla birlikte çekim yapılacak yere gider. Bazen birkaç dakikalık bir çekim için bütün bir günü alan hazırlıklar yapmak gerekebilir.
Stüdyo dışında yapılan canlı yayımlarda ba­zen özel bir hat yardımıyla çekim ekibi stüd­yodaki yönetim odası ile haberleşir.
Günümüzde televizyon ekranlarında gör­düğümüz birçok görüntünün hazırlanmasında bilgisayarlar büyük rol oynamaktadır. Birçok grafik görüntünün ya da resmin oluşturulma­sında bilgisayarların katkısı çok değerlidir.
Stüdyoda yapılan radyo programlarının ha­zırlanması, yapımı ve yönetimi televizyon programlarındaki gibidir; ama burada kame­ranın yerini mikrofon alır. Yayım sırasında hiçbir boşluk (sessizlik) olmaması günümüzün radyo yayımcılığında benimsenmiş bir ilkedir. Yayım sırasında teknik bir sorundan kaynak­lanabilecek herhangi bir boşluk olunca hemen yayıma girip programın sürekliliğini sağla­makla görevli spikerler vardır.
Günümüzde radyo ve televizyon yayımcılığı değişik sesler ve görüntülerden oluşan büyü­leyici bir dünya yaratmıştır. 1901'de mors al­fabesiyle ilk radyo yayımını yapmış olan Marconi bu dünyayı düşleyemezdi bile.

20 Aralık 2010 Pazartesi

Televizyon ve sistemleri ? Kablolu Televizyon ? dünya çapındaki televizyon ağları ?

İlk renkli televizyon gösterisini 1928'de John Logie Baird gerçekleştirdi, ama ticari amaçlı renkli televizyon sistemlerinin geliştirilmesi için bunun üzerinden 25 yıl geçmesi gerekti. Bunlardan ilki, 1954'te ABD'de geliştirilen ve bugün ABD'nin yanı sıra Kanada, Meksika ve Japonya'da hâlâ kullanılmakta olan NTSC'dir ("Ulusal Televizyon Sistemleri Ko­mitesi" anlamına gelen İngilizce National Television Systems Committee sözcüklerinin başharflerinden). PAL sistemi ise ("Satır Atlamalı Faz" anlamına gelen Phase Alterna- tion Line sözcüklerinin başharflerinden) NTSC'nin değişik bir biçimidir ve Almanya Federal Cumhuriyetinde geliştirilmiştir. Tür­kiye'de ve Fransa dışındaki öbür Avrupa ül­keleri ile Avustralya'da bu sistem kullanıl­maktadır. Fransa, SSCB, Macaristan ve Ce­zayir'de ise SECAM ("Bellekli Elektronik Renk Sistemi" anlamına gelen Fransızca Systeme Electronigue Couleur Avec Memoire sözcüklerinin başharflerinden) sistemi kullanıl­maktadır.
Renkli Televizyon
Beyaz da içinde olmak üzere hemen her renk, uygun miktarlardaki kırmızı, yeşil ve mavi ışığın karıştırılması yoluyla elde edilebilir {bak. çizim). Renkli televizyon işte bu ilkeye dayanır.
Renkli televizyon kamerasında üç kamera tüpü vardır. Bunlardan birinde yalnızca kır­mızı ışığı geçiren bir filtre, ikincisinde yalnız­ca yeşil ışığı geçiren bir filtre, üçüncüsünde de yalnızca mavi ışığı geçiren bir filtre vardır. Stüdyo sahnesinin görüntüsü aynalar aracılı­ğıyla her üç tüpün üzerine düşürülür. Tüpler, yukarıda anlatılan siyah-beyaz televizyon ka­merası tüpleri gibi çalışır ve her tüp bir resim sinyali ve eşzamanlama vurusu üretir. Kırmızı filtreli kamera tüpünden gelen sinyal, sahne­nin kırmızı bölümlerini; öbür ikisinden gelen sinyaller de yeşil ve mavi bölümlerini temsil eder. Modern kameralarda, özellikle de ucuz olanlarında daha az tüp vardır. Siyah-beyaz kameralardakine benzeyen ışığa duyarlı kap­lama, ayrı renk sinyallerinin üretilebilmesini sağlayan bir renkli filtreler mozaiğiyle örtül­müştür.
Eğer üç kamera tüpünden alman sinyaller yükseltilir ve birinin ekranı kırmızı, birininki yeşil, birininki mavi renkte ışıyan fosforışıl maddeyle kaplı üç katot ışınlı tüpe beslenir ve sonuçta elde edilen resimler aynaların yardımıyla üst üste düşürülürse, ekranda yal­nızca kırmızılar, yeşiller ve maviler değil, özgün sahnenin bütün renkleri görülür ya da bir başka deyişle ekran tam renkli hale gelir. Renkli televizyon göstericileri böyle çalışır.
Üç ayrı renk sinyalinin iletimi için kullanı­lan frekans bandı genişliği, bir siyah-beyaz ve­rici istasyonun frekans bandı genişliğinin yaklaşık üç katıdır ve bu nedenle de üç ayrı renk sinyali gönderilmesi ekonomik değildir. Bu sorun, seçiklik derecesi (ayrıntı miktarı) yüksek siyah-beyaz bir resim gönderilip bu­nun içinin, çok daha az ayrıntıya inmek koşu­luyla, renkle doldurulması yoluyla çözülür. Bu, insan gözü açısından da kabul edilebilir bir çözümdür. Renge ilişkin bilgi, "siyah-beyaz" görüntü sinyaline eklenen bir alt taşıyıcı dalgayla taşınır, böylece ek bir bant genişliği­ne gerek kalmaz. Bu alt taşıyıcı dalga, siyah- beyaz bir alıcıda hemen hemen hiç fark edil­mediği için sistem bu açıdan da uygundur. Bu yöntemle, her üç renge ilişkin bütün bilgi, bir siyah-beyaz verici istasyonunun kullandığı frekans bandından daha geniş olmayan bir frekans bandına sıkıştırılabilir.
Basit sistem için anlatılan üç ayrı katot ışınlı tüp, alıcıda tek bir tüp halinde birleştirilmiş­tir. Bu tüpün izleme ucu, üzerinde minik üç­genler biçiminde düzenlenmiş yaklaşık 1,7 milyon fosforışıl nokta bulunan bir ekran oluşturur. Üçgen gruplarından birinin üzerine bir elektron demeti çarptığında, üçgendeki noktalardan biri kırmızı, öbürü yeşil, üçüncü­sü de mavi renkte ışır. Tüpün öteki ucuna üç elektron tabancası yerleştirilmiştir. Üzerinde küçük, yuvarlak delikler bulunan ve elek de­nen bir metal levha, elektron demetinin başka bir renkten fosfonşıl nokta üzerine düşmesini önler; yani, örneğin yeşil tabancadan çıkan elektron demeti her üçgende yalnızca yeşil renkte ışıldayan noktanın üzerine düşer. Eğer bir üçgendeki her üç nokta üzerine de aynı anda kendi elektron demetleri düşmüşse, üçü de ışıldar; ama bu noktalar birbirine o kadar yakındır ki, göz bunları tek bir beyaz ışık nok­tası olarak algılar.
Japonya'da geliştirilmiş olan Trinitron tü­pünde, sıra halinde üç demet üreten tek bir elektron tabancası bulunur. Bunun perdesi yarıklıdır ve tüpün yüzeyindeki üç renkli fos­fonşıl katman noktalardan değil, yüzey bo­yunca yan yana sıralanmış çok sayıda ince şe­ritten oluşur. Bu düzenleme son derece net resimler verir. Bu tüpler günümüzde hızla es­ki elekli tüplerin yerini almaktadır. Katot
ışınlı tüplerin yerine de, yarıiletken teknikle­rinin uygulandığı düz panel ekranlar geliştiril­miştir. Minyatür televizyon aygıtlarında ise, hesap makinelerinde ve sayısal (dijital) saat­lerde kullanılan türden sıvı kristalli gösterici­lerden yararlanılmaktadır.
Herhangi bir renk üç özelliğe göre tanımla­nır. Bunlar, rengin koyuluğunu ya da açıklığı­nı gösteren parlaklık ya da seçiklik; rengin, siyah ve beyaz katılmadan önceki halini belir­ten ton; rengin içinde bulunan katışıksız renk oranını veren doymuşluktur. Televizyona gelen sinyalden bu özellikler ye­niden oluşturularak, aslına uygun bir resim elde edilebilir.
Kablolu Televizyon
Fazlaca yaklaşılamayan ortamların gözlenebilmesi için televizyon kullanımı giderek yay­gınlaşmaktadır. Örneğin bir enerji santralındaki kazanlar ve basınç göstergeleri, bunların görüntüsünü denetim merkezine ileten bir te­levizyon kamerası aracılığıyla sürekli izlenebi­lir. Radyoaktif maddelerin hareketini. ve dökümhanelerde büyük parçaların dökümünü  izlemek ve denetim altında tutmak için de televizyon kullanılabilir. Denenmekte olan roket ve jet motorlarının durumu ya da batmış bir gemiyi kurtarma işlemleri de televizyonla izlenebilir. Tıp öğrencilerine hastanenin bir başka yerin­de yapılmakta olan ameliyatın yakın çekimle­rini sınıflarındayken izletmek ve bilimsel araş­tırmalarda pek çok iş için televizyondan ya­rarlanılabilir. Güvenlik merkezindeki aygıtla­ra bağlı kameralar da elektronik "bekçi" gö­revi görebilir.
"Kapalı devre" televizyon olarak adlandırı­lan bu tür televizyon sistemleri kısa mesafeler için yararlıdır. Kamera ile alıcı arasındaki bağlantı kabloyla sağlanır. Bazı büyük mağa­zalardaki televizyon sistemi bu türdendir.
Kablolu televizyon evde çeşitli programları izlemek için de kullanılabilir. Bir kablo ağı aracılığıyla uydu yer istasyonlarına bağlanıla­rak bütün dünyadaki televizyon programları izlenebilir; ama seçilen kablo kanalının ücre­tinin de ödenmesi gerekir.
Televizyon programlarını uzun mesafelere göndermek için, televizyon sinyallerinin belir-
li aralıklarla yerleştirilmiş aktarıcı (röle) istas­yonlarında güçlendirilmeleri gerekir. Eğer verici istasyona 80 kilometreden daha uzaktaysanız, aldığınız resimler oldukça kötü olabi­lir. Bunun nedeni, televizyon sinyallerinin bir doğru boyunca yol alması ve Dünya'nın yu­varlak olması nedeniyle de giderek yeryüzün­den uzaklaşıp uzay boşluğunda kaybolmala­rıdır.
izleyicilerin uzak ülkelerdeki olayları anında izleyebilmeleri için, uzaya çok sayıda güçlü haberleşme (iletişim) uydusu gönderilmekte­dir. ABD ile Avrupa arasında gerçekleştirilen denizaşırı, düzenli yayınlar vardır; bütün Av­rupa'yı kapsayan mikrodalga radyo ve kablo ağı Eurovision adıyla anılır. Televizyon yayın­larının bir uydu aracılığıyla doğrudan evlere iletilebilmesini sağlayan DBS ("Uyduyla Doğrudan Yayın" anlamına gelen İngilizce Direct Broadcasting by Satellite sözcüklerinin başharflerinden) sisteminden çeşitli ülkelerde yararlanabilmektedir.
Videonun bulunması televizyon için yeni kul­lanım alanları yaratmıştır. Videobant kaydı­nın kullanılması, resimlerin ve seslerin sakla­narak istenilen sıklıkta yeniden üretilebilme­sine olanak verir. Futbol maçlarının verildiği canlı yayınlarda heyecanlı anların "anında yeniden gösterilmesi" de bu yöntemle olanak­lı olmaktadır. Dahası, bir kanal izlenirken bir başka kanaldan yayımlanmakta olan program videoyla kaydedilebilmektedir.
Televizyonlarda elektronik oyunlar oyna­nabildiği gibi, bir bilgisayar veri tabanıyla sağ­lanan bilgileri gözden geçirmek için gene tele­vizyondan yararlanılabilir. Bilgisayar veri ta­banının sağladığı bilgiler ya da daha genel bir anlatımla bir teletekstin (telemetin) "elektro­nik sayfalan" televizyon sinyalleriyle gönderi­lir ve resim için kullanılmayan yedek hatlarda kodlanmış olarak görünür. Gerekli kod çözücüleriyle donatılmış alıcılarda, izleyici uzak­tan kumanda aygıtındaki bir düğmeye basa­rak bilgi isteyebilir ve bu bilgiyi televizyon ek­ranından izleyebilir. İlk teletekst sistemleri İngiltere'de 1976'da geliştirilen Ceefax siste­mi ile 1978'de geliştirilen Oracle sistemidir. Daha sonraları ABD'de Infotext, Kanada'da Telidon ve başka birçok ülkede farklı sistem­ler geliştirilmiştir. Türkiye Radyo Televizyon Kurumu da 1990'da teletekst hizmeti sunma­ya başlamıştır.
Viewdata ya da videote:t çok daha gelişmiş bir sistemdir ve daha geniş bir veri tabanını kapsar. Televizyon veri ya da bilgi bankasına telefonla bağlanır ve sayfalar telefon hatlarıy­la gönderilir. Bu iki yönlü olarak işleyen bir sistemdir: Kullanıcılar istedikleri bilgiyi ala­bildikleri gibi, başka kullanıcılar için mesajlar da bırakabilirler. Ayrıca yer ayırtma ve mal siparişi gibi hizmetler için de bu sistemden ya­rarlanabilirler.
Televizyon evlerde izlenen bir eğlence aracı olarak başlamış, ama gün geçtikçe gelişen ve çoğalan kullanım alanlarıyla bugün artık he­men hemen herkes için yaşamın ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. John Logie Baird'in 1926'da ilk titrek görüntüleri "küçük ekran­da" göstermesinden bu yana televizyon tek­nolojisinde gerçekten çok önemli gelişmeler olmuştur.

Televizyon ? Resim Oluşturma ? Resim Gönderme ?

Televizyon sözcüğü, "uzak" anlamındaki Yunanca tele ve "görme" anlamındaki Latin­ce visio sözcüklerinden gelir. Buna göre, televizyonun sözcük anlamı "uzaktakini gör­medir.
İlk televizyon görüntüsünü 1926'da İskoç mühendis John Logie Baird yayımlamıştır. Önceleri görüntüler noktalar halinde ve titrekti, ama Baird bunla­rı giderek iyileştirdi. Baird'ın sisteminde me­kanik olarak döndürülen diskler kullanılıyor­du; bunun karşısında, Marconi EMI sistemi gibi elektronik olarak işleyen rakip sistem­ler de vardı. (Çeşitli ülkelerde televizyon ya­yınlarının gelişimine ilişkin ayrıntılı bilgiler RADYO VE TELEVİZYON YAYINLARI maddesinde verilmiştir.)

Resim Oluşturma
Televizyonda ilk sorun, görüntüyü, yani stüd­yo ya da bir başka yerdeki sahneden yansı­yan ışığı, uzun mesafeleri aşabilecek, katı cisimlerin içinden geçebilecek ve köşeleri dolanabilecek bir biçime dönüştürebilmektir. Elektrik akımı bunların hepsini yapabilir ve ışık da elektriğe dönüştürülebilir. İkinci so­run, sahnenin görüntüsünü yeniden oluştur­mak için, alıcıdaki bir ışık kaynağını bu elektrik akımıyla denetleyebilmektir.
FOTOSEL maddesinde, üzerine ışık düşen bazı maddelerin nasıl bir değişime uğradıkları anlatılmıştır. Bu tür maddelerden yararlanıla­rak, değişen şiddetteki (parlaklıktaki) ışığı, bu değişimlere karşılık düşen elektrik akımla­rına dönüştüren aygıtlar yapılabilir.
Sahnenin önüne bir fotosel yerleştirirsek, bunun üreteceği akım yalnızca yansıyan orta­lama ışık miktarı kadardır. Demek ki, oluştu­rulacak resmin niteliğine ya da hangi bölüm­lerinin aydınlık, hangi bölümlerinin karanlık olması gerektiğine ilişkin herhangi bir bilgi bu yöntemle elde edilemez.
Bu güçlüğün üstesinden gelmek için sahne küçük bölümlere ayrılır ve her bölümden gelen ışık sırayla fotoselin üzerine düşürülür. Bunu yapmanın en basit yolu (ama en iyisi değil), üzerine sarmal düzende delikler açıl­mış disk biçiminde bir obtüratör (örtücü ya da ışık kesici) kullanmaktır. Eğer bu obtüratör sahne ile fotosel arasına yerleştirilir ve delik­leri sırayla açık kalacak biçimde döndürülür- se, her bir deliğin açık kalışında, sahnenin bir başka küçük bölümünden yansıyan ışık foto­selin üzerine düşer. Fotosel her ışık alışında, almış olduğu ışıkla orantılı bir elektrik vuru­su üretir/Tarama olarak adlandırılan bu yön­temi 1884'te Alman mühendis Paul Nipkow (1860-1940) bulmuş, Baird de uygula­mıştır.
Modern yöntemin temelinde ise, ışığa du­yarlı maddeyle kaplanmış bir yüzeyin kullanıl­ması yatar. Bu türden işe yarar ilk aygıtı, yani kamera tüpünü, Rus asıllı fizikçi Vladimir Zworykin (1889-1982) geliştirdi. Zworykin, ikonoskop adını verdiği bu aygıtın patentini 1923'te aldı, ama yapım güçlükleri nedeniyle bunu ancak 1929'da gösterime sunabildi. Bu­gün uygulanmakta olan sistemler çok daha
gelişmiş olmakla birlikte, temelde ikonoskop ilkelerine dayanır.
Kamera tüpü, bir biçimiyle, havası boşaltıl­mış ve kutu içine yerleştirilmiş bir cam silindir görünümündedir. Silindirin bir ucunu düz bir cam yüzey oluşturur ve çekimi yapılan sahne­nin görüntüsü merceklerin yardımıyla bu yü­zeyin üzerinde odaklanır.
Bu yüzeyin iç yanı elektrik iletebilen, say­dam bir maddeyle kaplıdır; bu katmana sinyal levhası denir. Bu katmanın iç yanı da, ışığa duyarlı, ısı iletken (fotoiletken) bir maddeyle kaplıdır. "Hedef" olarak adlandırılan bu kat­man, her biri minik bir fotosel işlevi gören milyonlarca tanecikten oluşur. Görüntüden gelen ışık sinyal levhasından geçer ve hedefin üzerine düşer. Bu durum her taneciğin,üzerine düşen ışığın şiddetiyle belirlenen bir miktarda artı yüklü hale gelmesine yol açar. Böylece hedefin üzerinde, çekimi yapılan sahnenin, değişken elektrik yükü dağılımıyla belirlenen bir görüntüsü oluşur.
Silindirin öbür ucunda, hedefe elektron demeti salan bir elektron tabancası vardır. Silindirin dışına da, üzerlerinden elektrik akımı geçirilen bobinler yerleştirilmiştir. Bu elektrik akımı, tarama üreteci denen devre- lerce üretilir ve elektron demetini denetleme­ye yarar. Bu denetimin yardımıyla elektron demeti, üst köşesinden başlayarak hedefi bir uçtan öbür uca yatay olarak tarar; sonra ikinci satırı taramak için yeniden başa döner ve hedef bütünüyle taranıncaya kadar bu böyle­ce sürüp gider. Sizin gözleriniz de bu sayfayı buna çok benzer bir biçimde taramaktadır. Elektron demeti hedefin dibine ulaştığında akım değişir ve demeti tekrar başlangıç nok­tasına taşır. Tarama işlemi sürekli olarak yinelenir.
Elektronlar eksi yüklü olduğundan, hedef
üzerindeki fotoseller "mozaiği"ni bir baştan bir başa tarayan demet, taneciklerdeki artı yüklerin etkisini ortadan kaldırır, yani onları nötrleştirir. Bu, bir elektrik akımının oluşma­sına yol açar. Eğer sahnenin görüntüsü belirli bir noktada parlaksa yük de büyük olacağın­dan, sonuçta oluşan akım da büyük olur. Görüntüdeki karanlık bir nokta yalnızca kü­çük bir akım yaratır. Böylece, elektron deme­ti hedefi taradıkça değişken bir sinyalin doğ­masına neden olur. Resim ya da görüntü sinyali denen bu değişken sinyal, resimdeki ışık ve gölgelerin elektriksel karşılığıdır.
Elektron demeti herhangi bir tanecik üze­rindeki yükün etkisini yok edip o noktayı geçer geçmez, yük yeniden doğar ve demet aynı noktayı yeniden tarayıncaya kadar da varlığını sürdürür. Bütün kamera tüplerinde görülen bu depolama etkisi, modern sisteme, Nipkow diskini kullanan eski mekanik tarama yönteminde bulunmayan bir duyarlılık sağlar.
Demetin bir satırın ya da alanın sonuna her gelişinde, kameraya bağlı bir aygıt özel eşzamanlama (senkronizasyon) vurulan üretir, (Bunun neye yaradığı daha sonra anlatılacak­tır.) Demek ki, stüdyodan gelen iki ayrı sinyal dizisi (resim sinyalleri ve eşzamanlama vuru­lan) ile stüdyo mikrofonlarından gelen ses sinyallerini de sayarsak, üç ayrı sinyal dizisi bulunmaktadır.
Dünyanın farklı yerlerinde, özellikle tele­vizyon resmini oluşturmak üzere taranan satır sayısı açısından farklı standartlar uygulanır. İlk günlerdeki Baird sisteminde, seçiklik de­recesi düşük, yani ayrıntı sayısı görece az olan resimleri üretmek için 30 satır taranırdı. Eğer bir tam taramada kullanılan satır sayısı artın- lırsa, ayrıntı sayısı da artar ve resim daha net hale gelir. Avrupa standardı 625 satırdır; tamamlanan 625 satırlık her dizi bir resim oluşturur. Aynı standarda göre, bir saniyede oluşturulan resim sayısı 25'tir; ama, geçmeli tarama denen ve resimdeki titrekliği azaltan bir yöntemde (önce tek sonra çift satırlar tarandığından), her saniye 50 kez yarım resim taranmış olur. ABD'de ise 525 satır taranarak saniyede 30 resim oluşturulur.


Mikrofondan gelen ses sinyalleri bir taşıyıcı dalga üzerinde taşınır (bu, ses sinyallerinin radyo dalgalarıyla taşınmasına benzer; bak. Radyo). Resim sinyalleri ile eşzamanlama vuruları için ise ikinci bir taşıyıcı dalga kulla­nılır.
Uzaya yayılan sinyaller, evlerdeki alıcılar tarafından toplanır, yükseltilir ve ayrılır. Ses taşıyıcı dalga işlevini tamamladığında bir ke­nara ayrılır. Ses sinyalleri ayn bir yükselteçten geçirilerek hoparlöre gönderilir. Resim sinyalleri ile eşzamanlama vurularını getiren taşıyıcı dalga da bir yana ayrılır.
Televizyon alıcısı Çapalıyken ekranı grimsi beyazdır. Bu renk, alıcıdaki katot ışınlı tüpün (lambanın) ön yüzündeki camın içini kapla­yan fosforışıl maddeden kaynaklanır. Bu kap­lamanın herhangi bir noktasına bir elektron demeti çarptığında, bu noktada ışıklı bir benek oluşur; elektron demetinin şiddeti ne kadar büyükse, bu nokta o kadar çok ışıldar.
Tüp ekranın hemen ardında daralır ve silindir biçiminde bir boyun oluşturur. Boy­nun iç yanında, ekranın üzerine elektron demeti salan bir elektron tabancası vardır. Elektron demeti ekranı tarar; bu, kamera tüpünde olduğu gibi, tarama üreteçlerinde üretilen ve tüpün boyun çevresine yerleştiril­miş bobinlerden geçirilen akımlarla sağla­nır. Eşzamanlama vurulan tarama üreteçle­rine beslenir ve böylece üreteçler denetim altında tutularak alıcıdaki tarama ile verici kameradaki tarama arasında eşzamanlama sağlanır. Elektron demeti hareketsiz haldey­ken fosforışıl kaplama üzerinde parlak bir benek oluşturur; ama tarama hareketi çok hızlı olduğundan göz aldanır ve bu benekler, tüpün yüzünde bir uçtan bir uca uzanan, alt alta sıralanmış yatay çizgiler (satırlar) halinde görülür. Resim sinyali elektron tabancasını denetleyerek, demetteki elektron sayısını, dolayısıyla da beneğin parlaklık derecesini belirler. Örneğin, kameradaki demet sahne­deki beyaz bir noktayı tarıyorsa, üretilen sinyal büyük olur. Bu resim sinyali alıcıya ulaştığında elektron tabancasının daha fazla elektron salmasına neden olur ve sonuçta ekranın üzerinde beyaz bir benek oluşur. Ama kamerayla taranan siyah bir noktaysa, üretilen resim sinyali alıcının elektron taban­casından herhangi bir elektron çıkışı sağlamaz ve ekran üzerinde bu noktada hiçbir ışık gözükmez. Böylece ekranda resim, hızla ha­reket eden ve parlaklığı değişen tek bir benek tarafından oluşturulur; ama benek son derece hızlı hareket ettiğinden, insan gözü bunu bütün bir resim olarak algılar. Hareket etkisi, sinema filmlerinde olduğu gibi, birbirinden biraz farklı sabit resimlerin hızla gösterilmesi yoluyla oluşturulur.